13 Şubat 2021 Cumartesi

Dizi Yorumu: My Mister / My Ajussi

My Mister'ı şimdiye kadar çekilmiş en başarılı ve en gerçekçi Kore dizileri arasında saysak, yanılmış olmayız. Yazsam mı yazmasam mı diye epey düşündüm, ama yazmazsam içim rahat etmezdi geçtim başına bilgisayarımın. 

My Mister 2018'de yayınlandı ve birçok ödülü de silip süpürdü. Senaristi Another Miss Oh'un da senaristi olan Park Hae Young. Kendisi diğer dizisiyle de çok övülmüş. Onu da izleyeceğim bir ara.
My Mister için genel bir yorum yapmak gerekirse, ağır bir dizi. Kimsenin yüzü gülmüyor ciddiyim. Ama bir şekilde yakın hissediyorsunuz işte. O kadar yakın, o kadar size benzer insanlar var ki. Bir yerde kesişiyor yollar. Genelde blogda yazdığım diziler tavsiye ettiklerim oluyor. O yüzden dizinin ilk bölümlerdeki uzunluğuna ve yavaşlığına aldanmayın, sonradan su gibi akıp gidiyor.

İzlemeye karar verme sürecim çok uzun sürmedi. Lee Sun Kyun zaten yılların oyuncusu, IU ise insanların söylediği gibi çok kötü bir oyuncu değil bence. Tabi zaten herkes burada çok geliştiğini söylemiş ama Moon Lovers'ta da beni hiç rahatsız etmedi. Ya da ben ağlamaktan IU'yu görmemiştim ahahah
İkisinin nasıl bir kimyası olacağını merak ediyordum. Çekildiği dönemde çok fazla konu olan yaş farkı o kadar da sırıtmıyor ki zaten sıradan, romantik bir hikaye de yok ortada. Daha farklı, daha başka bir şey.



My Mister / Naui Ajussi
Yönetmen: Kim Won Suk, Kim Sang Woo
Senarist: Park Hae Young
Yayıncı: TvN
Bölüm Sayısı: 16
Yayın Tarihleri: 21 Mart-17 Mayıs 2018

Konusu her yerde oldukça kısa ve basitçe özetlenmiş. Ama bu özetin birçok şeyi açıklamamasından dolayı ben daha geniş bir özet yapacağım. 

Saman Mühendislik & İnşaat Şirketinde Yapı Mühendisi olarak çalışan Park Dong Hoon, isim benzerliği sebebiyle şirketteki güç çatışmalarının ortasında kalır. Aynı zamanda Dong Hoon'un eşiyle yasak ilişki yaşayan, kendinden küçük CEO Do Jun Yeong'un da kovdurmak istediklerinin başında gelmektedir. Yasak ilişkiyi tesadüfler sonucu öğrenen ve şirkette dönenleri de gözlemleyen genç ve zeki geçici çalışan Lee Ji An, CEO'ya belli bir ödeme karşılığında hem Park Dong Hoon'u hem de ona düşman bir başka yöneticiyi kovdurabileceği teklifiyle gider. 

Spoiler vermeden anlatabileceğim en yalın hali bu. Yukarıda anlattıklarımın hepsi ilk bölümde oluyor o yüzden spoiler sayılmaz. 

Ben spoiler içeren yorumuma geçmeden önce, diziyi izlemeyenlere şiddetle öneriyorum. Dizi konusu itibariyle karanlık ve yavaş, özelliği de bu. Ancak ilk bölümlere aldanıp kapatmayın. Sonra temposuna alışıyorsunuz zaten. Orada yaşıyor gibi oluyorsunuz. 

-eser miktarda spoi içeren alan-

KARAKTERLER
Park Dong Hoon (Lee Sun Kyun)

Dizinin açık ara farkla yıldızı bu adam işte. Lee Sun Kyun hem muhteşem bir oyuncu, hem de sesiyle diğer oyunculara açık ara fark atan bir adam. İnanılmaz güzel bir sesi var. Park Dong Hoon, okuldayken kendisinin alt sınıfı olan Do Jun Yeong'un emri altında bir yapı mühendisi. Do Jun Yeong, Dong Hoon'un eşiyle yasak ilişki yaşadığı için bu adamdan kurtulmak istiyor. 
Park Dong Hoon o kadar bambaşka bir karakter ki. Karıncayı bile incitemeyen, her şeyi içine atan, çok ince düşünen o insanlardan. Her şeyi o kadar çok içine atıyor ve tüm şeylerin yükünü taşımaya o kadar hevesli ki, "Dur artık." demek istiyorsunuz. Kardeşi, "Böyle içine atmaya devam edersen, hasta olacaksın." diye bağırıyordu. 
Dong Hoon ailenin tek çalışan kardeşi. O yüzden en büyük olmamasına karşın, ailenin yükünü çekiyor. Ailesine gerçekten çok bağlı bir karakter, bu da kendi çekirdek ailesinde bazı sorunlara sebep olmuş. Karısıyla olan ilişkisi gerçekten bir çıkmazdı. Karısı onunla ilgilenmediği için mi hiçbir şeyi konuşmaz olmuşlar yoksa konuşmadıkça anlaşamaz mı olmuşlar, çember ilk kimde kırılmış bilmiyorum ama gerçekten o evdeki elle tutulur gerginliği herkes hissetti. Ama yine de anlaşamadığımız insanları genelde gidip aldatmayız Kang Yoon Hee-ssi. Aklında bulunsun. Çok kızdım çok. Bu kadar düşünceli, bu kadar iyi ve nahif bir insan bile nasıl harcanır, onu gördüm. Aldatmayı öğrendiği sahnede de harikalar yarattı resmen. Bir insan aldatan eşine bile mi böyle anlayışlı olur? Daha çok sesini çıkarmasını isterdim, Do Jun Yeong'a diklendikçe rahatladım.
Park Dong Hoon gerçekten acılarla dolu bir karakter. Yaşamış, istediği yere gelememiş, bir türlü mutluluğu yakalayamamış. Çabalarsınız, tırmalarsınız, sonra geldiğiniz yere baktığınızda olmak istediğiniz yerle alakası olmadığını görürsünüz, bu benim en büyük korkum. Park Dong Hoon ise bunu yaşıyordu. O yüzden bu hallerine öyle üzüldüm ki. mutluluğu en çok hakeden karakter sendin Dong Hoon, yıldızın parlasın. Bir de bir yerlerde çirkin falan dediklerini gördüm, tövbe haşa, bu adam Kore'nin en çekici ajussilerindendir, dellendirmeyin beni :P Önce yönetici olmasıyla bizi gururlandırdı, sonra kendi şirketini açtı, CEO oldu. Yürü be Ajussi!



Lee Ji An (IU)
Dizinin bir başka yıldızı ise IU. Herkes oyunculuğunun çok geliştiğini söylemiş.
IU bu dizide bence de karakteri yaşadı. Başlarda duvar gibi, hissiz, umursamaz ve mimiksizdi. Artık hissizleşmiş, sadece o gün de hayatta kalabilmek için yaşıyor gibiydi. Yaşadıkları, çevrenin onu sürüklediği hayat ve geldiği yere çok üzüldüm. Sanki bir tek Dong Hoon onun sadece bir çocuk olduğunu görüp yargılamıyordu. Ji An yıllarca ailesinin borçlu olduğu tefecilerle uğraşmış, sonra hem işitme hem de konuşma yetersizliği olan anneannesini döven tefeciyi öldürmüş.
Bu bir suçun koşullarına göre değerlendirilmesinin önemini ortaya koyuyor. Herkese göre o bir katil ama Dong Hoon, "Meşru müdafaaydı." diyor. Evine izinsiz giren, işkence yapan bir adamı öldürmenin gölgesi hep üstünde kalıyor. 
İlk bölümde çalıştığı yerden aldığı yemek artıkları, ikişer paket kahveyle karnını doyurması falan o içler acısı halleri beni mahvetti. Erkenden büyümek zorunda kalmış bir çocuk, suça sürüklenmiş. 
Bazen kızdım, bunu niye yaptın dedim ama eninde sonunda o da nasıl bir insan olması gerektiğini öğrendi. Sen değil, seni bu hayata sürükleyenler utansın Ji An. O da Dong Hoon'la birlikte yavaş yavaş öğrendi ve tüm bu zorlukları birisiyle nasıl paylaşabileceğini gördü. Lee Ji An'ın böyle güzelce iyileşmesi beni sevindiren detaylardandı. Park Dong Hoon'a duyduğu saf bağlılık ve sevgisi de bence çok değerliydi. Kimseyi gerçekten sevmemiş, nasıl sevilir bilmemiş ama Park Dong Hoon ona kendi deyimiyle "Dört kereden fazla iyi davranan tek insan.". Birlikte yemek yemeleri, içmeleri ve eve yürümeleri çok iyileştirici anlardı. Ama biri beni gizli gizli dinlese çok sinirlenirdim. Park Dong Hoon yine iyi karşıladı.

Park Sang Hoon ve Park Gi Hoon (Park Ho San, Song Sae Byeok)
Park kardeşler yine bildiğimiz gibi... Gi Hoon her ne kadar, "Bu üçlüden bıktım usandım!" dese de asla ayrılamıyorlardı birbirlerinden. Hele Sang Hoon ve Gi Hoon sürekli birliktelerdi. Sang Hoon iflas etmiş, Gi Hoon ise kariyeri yerlerde bir yönetmen. Annelerinin evinde yaşarken, artık bu işin böyle gitmeyeceğine karar veriyorlar ve arkadaşlarının temizlik dükkanını devralıyorlar. Gi Hoon'un, herkes işe giderken uyanıp işe gittiği için bile mutlu olması, çok içimi acıtmıştı. 
Bu birbirine taban tabana zıt kardeşlerin her anını izlemek çok keyifliydi. Sang Hoon duygusal, neşeli ve yumuşak kalpliyken Gi Hoon daha huysuz, asabi ve çabuk parlayan bir karaktere sahipti. Aldatma olayını öğrendiklerindeki tepkileri ikisinin de karakterini gösteriyordu aslında. Gi Hoon hemen bağırıp çağırıp adamın kim olduğunu sormuştu. Dong Hoon'a kızmış, Yoon Hee'ye sinirlenmişti. Sang Hoon ise, ikisinin de sıkıntı çektiğini düşünüp Yoon Hee'yi neşelendirmeye çalışmıştı. Tabi ben Gi Hoon'un haklı olduğunu düşünüyorum :P Gi Hoon'un Yoo Ra'yla mutluluğu bulamamasına da üzüldüm.
Yaa bir de Dong Hoon'un, Sang Hoon'u ezen adamın iş yerine gidip ders verdiği yer de çok güzel değil miydi? Tam onun tarzıydı gerçekten. 


Dizinin yan karakterleri de en az ana karakterleri kadar başarılıydı. Dizinin son anına kadar yakınlık derecesini belirtmeseler de akraba değil de çok yakın arkadaş olduklarını anladığımız Jeong Hee mesela. Dünyalar tatlısı, neşeli ve cana yakındı. Barına da kendisine de aşık oldum. Hele o kıvır kıvır saçlarına ayrı aşığım. Onun da Yoon Sang Won ile çok üzücü bir hikayesi vardı. Her ağlayışında içimi parçaladı. Adam gitmiş keşiş olmuş ya, var mı ötesi? Nasıl bırakılır Jeong Hee gibi bir insan?

Crash Landing On You'da agu bugu sevdiğimiz Man Bok ise burada tam bir şerefsiz karaktersiz haysiyetsiz olmuş ki, sormayın gitsin, göresi gözüm yok kendisini.

Lee Kwang Il, Ji An'ın babasını öldürdüğü tefeciydi. Babasını öldürene kadar Ji An'a hep nazik ve iyi davranmış ancak babasını öldürdükten sonra Ji An'a hep eziyet etmiş bir insan. Nefretini kusmuş. Ji An'ı dövdüğü tüm anlarda kendisinden nefret ettim ama şunu da düşündüm, bu da kayıp çocuklardan birisi. Bu da, iyi olması için hiç fırsat verilmemiş bir çocuk aslında. USB'leri göndermesi, gerçekten beni çok mutlu eden bir hareketti, kaç yıllık hayatında bir şeyi de doğru yaptı. 

Park Dong Hoon'un ekibini de çok sevdim. Çok sadıklardı, dürüstlerdi ve Dong Hoon'a bağlılardı. Her şey ortaya çıkınca Ji An hakkında iyi şeyler söylemeye başlamaları ve onu sürekli yemeğe falan çağırdıkları kısımlar çok şirindi. Adamlar topluca işi bırakıp Dong Hoon'un şirketine geçti, Sadakatsiz Volkan, gel de sadakat gör :P

Dizinin Hugye Sabah Futbolu ekibi, yani Jeong Hee'nin Yeri daimi müdavimleri de çok şirindi. Bir avuç orta yaşlı adam, bu kadar mı eğlendirirler insanı. Çok kafa dengilerdi. Dizideki her karakter, sanki benim hayatımda varmış gibiydi. O yüzden çok keyif aldım sanırım. Evet daha çok dram yönü ağır basan bir gerçek hayat hikayesiydi ama gerçekçiydi. Olabildiğince gerçekleri anlatmışlar, toplumun eksik yönlerini anlatmışlar.



Dizinin izlemekten en keyif aldığım anları, hep birlikte Jeong Hee'nin yerinde toplandıkları o anlardı. O anlardaki konuşmalarından, hal ve tavırlarından o kadar hoşlandım ki. Hepsinin böylesine doğal olabildikleri tek yer burasıydı. Ve Ji An'ın dinleyerek tüm bu anların içinde olması da değişik bir detaydı. 

Dizinin en sevdiğim kısmı sınırsız kötülük ve sınırsız iyilik kavramının olmaması. Herkes, aynı gerçek hayatta olduğu gibi iyi ve kötü yanlar taşıyan insanlar. Bu çok gerçekçiydi. Kwang Il bile mesela, kötü bir karakter, ama son bölümde doğru bir davranıştı bulunabiliyordu. 

Çekim teknikleri, sahne geçişleri ve tabi ki de ses efektleri muhteşemdi! Dong Hoon'un adım seslerini duyuyorum hala. Hele o Ji An'ın uygulamayı sildiği anda, trenin ve ayak seslerinin birden kesilmesi ve gözünden bir damla yaş akması. Çok güzeldi be. Bir diğer unutamadığım sahne de Gwang Il, Dong Hoon'a "O benim babamı öldürdü." dediğinde bunu duyan Ji An'ın koşmayı bırakması, omuzlarının düşmesi ve o anda Dong Hoon'un, "Ben olsam ben de öldürürdüm." demesi üzerine ağlamaya başlaması. Off, tüyler diken. Daha aklıma gelmeyen bir sürü içe dokunan, vurucu sahne vardı. Son bölümde kendini oyalamaya çalıştığı halde birdenbire ağlamaya başlayan Dong Hoon'un o sahnesi mesela.

Ji An'ın Dong Hoon'un telefonunu dinleyerek onu tanıması, kah onunla gülmesi, kah ağlaması da epey etkileyiciydi bana kalırsa...

Ji An'ın sonunda aileye benzeyen insanlara sahip olduğu cenaze sahnesi de çok değerliydi. Sang Hoon'un yaptıkları, gelenler, çelenkler falan çok değerliydi. Sahnenin sonunda Ji An'ın da herkesle otobüse koşması güzelce planlanmış bir ayrıntıydı. Ji An'ın büyükannesine sarılıp, "Benim büyükannem olduğun için teşekkür ederim, tekrar karşılaşalım." diye ağladığı sahne de beni yıktı geçti.

Park Dong Hoon başta olmak üzere, tüm karakterlerin çok derinlemesine yazılmış oluşu, onları çok iyi tanıyacak hale gelmemiz de çok sevdiğim detaylardandı. Artık tüm karakterleri tanıyor gibiyim, hatta o kadar gerçekçiler ki sanki bir sokakta, Dong Hoon ve kardeşlerini sokakta yürürken görecek gibiyim. 

Ji An ve Dong Hoon'un arasındaki romantikten öte insanın içini yakan ilişki ve bağ da güzel yansıtılmıştı. Ne aşk, ne hoşlantı diyebilirim. Yalnızca derin, buruk ama sağlam bir bağ. Başka hiçbir şeye benzemeyen bir sevgi bağı.

Karakterlerin hiçbir yaptıklarının tek bir doğru cevabı yok, herkes bir yerde haklı. Bunu da siz buluyorsunuz, hikayeyi bir yerde siz bağlıyorsunuz. Mesela sonunu düşünelim. Busan'da çalışmaya giden Ji An, kendi işini kuran Dong Hoon. Tam da önceden konuştukları gibi birbirleriyle karşılaşıp selamlaşacak seviyedelerdi. Eğer ikisinin birlikte olup olmaması ya da görüşüyor olup olmamaları bakımından bakılırsa bu bir mutlu son değil. Ama iyileşmişler, birbirlerine iyi gelmişler ve kendi yollarına gidip bambaşka hayatlar inşa etmişler. Ve mutlular. Bu yönden bakarsanız da mutlu son. Son sahnedeki karşılaşmaları ve el ele sıkışmaları da çok değerliydi. Ve final beni çok mutlu etti. Herkesin istediği yola gitmesi ve Ji An'ın kendine güzel bir yol çizmesi, Dong Hoon'un onu öyle görünce gururlanması falan... Off çok güzeldi işte. Tatlı bir tebessüm bıraktı.

Dizinin tek hoşlanmadığım şeyi şirketteki entrikalardı. Allahın bir mühendislik şirketinde neyin taht kavgası bu çok pardon da? Bunlar beni sıktı, zaten böyle çok entrikalı işler beni gerer, ilk bölümlerde de epey zorlanmıştım o yüzden. Ama iyi ki devam etmişim. İyi ki her saniyesini izlemişim. 



Muhteşem OST listesi... Buraya yalnızca favorilerimi ekleyeceğim. Ama siz hepsini dinleyin. İnanılmaz güzel parçalar ve tüm sahnelere uygun parçalar seçilmişti. Müzik ve ses yönetmenini öpmek istiyorum alnından.
Vincent Blue-Rainbow: Dizinin, diziye en yakışan parçası. Hala duyunca tüylerim diken diken oluyor. Açık ara farkla en başarılı parça
Lee Hee Moon-The Man: Bu da Park Brothers'ın güzeller güzeli parçası. Dinleyin dinlettirin. 
Je Hwi-Dear Moon: Bu da muhteşem bir parça!
Koo Woo Rim-A Million Roses: Bu şarkıyı dinlerken aklıma hem Sang Won ve Jeong Hee gelecek, hep onların sahnelerinde çaldı.
Fav parçalarım bunlardı.

Ve son olarak Park Brothers'ın Hong Kong filmlerine benzer fotoğraf çektirmeleri beni çok mutlu etti, bunu da gördüm ya, bunun mutluluğu bize yeter ahahahah

Alfalarıma bak be!

"Kazanmak ya da kaybetmek diye bir şey yoktur. Herkesin kendi hayatı vardır."
















"Tüm seslerini seviyordum Ajussi. Tüm sözlerini... Ve düşüncelerini... Ve ayak seslerini... Hepsini seviyordum. Bir insanın nasıl olması gerektiğini ilk kez görmüş gibiydim."

"Beni kurtarmak için bu mahalleye gelmiş olmalısın. Ölümün eşiğindeydim, ama sen beni kurtardın."






"Bir kişiyi tanıdığında, gerçekten tanıdığında, ne yaptığının önemi kalmaz. Ve ben, seni tanıyorum."


1 Şubat 2021 Pazartesi

Film Yorumu: Tune in for Love

Merhabalar blog ahalisi! Uzun süredir burada film yorumu yapmıyordum ama, bu filmi gerçekten burada paylaşmak istedim. When The Weather Is Fine'ı bitirdikten sonra, slice of liiiife diye ağlaya ağlaya kendimi dağa taşa vurdum, öyle hayatın içinden, sıcak hikayeler arıyordum. Valla bir yerden sonra entrika, heyecan, o bu sarmıyor arkadaşlar. (80 yaşına gelmiş gibi konuşmam peki??)

Tune in for Love da bu yönden beni tatmin edecek bir konuya sahip gibiydi. Yorumları dikkate alsam izlemezdim çünkü bir çok yerde boş zaman varsa izlenecek bir film olarak bahsedilmiş. Ancak böyle sakin hikayelerin hastası olan ben hiç öyle düşünmedim. Gerçekten çok şirindi. Film bitti, dudağımda asılı kalan o tebessüm hala silinmedi :")


Tune in for Love / Yoo Yeol's Music Album

2019 yapımı bir film olan Tune in for Love, tam olarak 2 saat 2 dakika sürüyor. 
Başrollerini Jung Hae In ve Kim Go Eun paylaşıyor.

Mi Soo (Kim Go Eun) ailesinden kalan fırını işleten bir üniversite öğrencisi. Fırını birlikte işlettikleri bir akrabası/yakın birisi var, Eun Ja. Tam olarak akraba değiller sanırım, çok değinilmedi filmde. 
1994 yılında, Mi Soo fırını açmak için hazırlanırken, daha açılmadan önce sert görünüşlü birisi içeri girip soya fasulyeli bir şeyler ister. Mi Soo kalmadığını ve marketten alması gerektiğini söyler. Eleman arandığı ilanını gören Hyeon Woo (Jung Hae In) pastanede işe başlar. Bu şekilde tanışırlar. İyi anlaşırlar, ancak yıllar onları hep farklı yerlere sürüklemektedir. 

Açıkçası ne Jung Hae In'i, ne de Kim Go Eun'ı henüz bir projede izleme şansım olmadı. Aslında Jung Hae In'i gerçekten çok seviyorum, eğlence şovlarında falan çok şirin. Skandaldan başka her şeye benzeyen ve yanlış anlamadan kaynaklanan şu merkez olayının gölgesi kalksa keşke üstünden.
Kim Go Eun'a ise Cheese In The Trap'ten beri epey ön yargılıydım. Yani gerçekten izlemek istediğim yapımları var, ama bir türlü sıra gelmedi. Bu benim için hoş bir başlangıç oldu. Oyunculuğunu sevdim. 
Film tamı tamına 2 saat. Ama nasıl geçtiğini anlamadım, hiç sıkılmadım, dakikalar aktı gitti sanki.


Bu tip hikayeleri seviyorsanız, bir şans vermenizi ve en azından ilk yarım saatini izlemenizi tavsiye ediyorum. Zaten bence film ilk andan itibaren kendi dünyasına alıyor. 94 yılında, Mi Soo'nun Pastanesinin bir köşesinde oturuyorsunuz.

Henüz izlememiş olanlar için, Netflix'in fragmanını şöyle bırakayım.





Spoiler içerebilen ve muhtemelen içerecek olan alan!

1994'te, sonra 1997'de, 2000'de ve 2005'te tekrar karşılaştılar. Bunların içinde en sevdiğim, 94 yılında pastanede geçirdikleri o kısa zaman dilimi oldu sanırım. Bir şeyler gerçekten çok güzeldi.
Daha sonraki tesadüfi karşılaşmaları çok da gerçekçi olmasa bile, hepimizin içini titreten şeylerdi şimdi, itiraf edelim, biz bizeyiz.
Tüm bu yıllar içinde ikisinin de hayatlarının yavaş yavaş şekillenmesi, farklı yollar çizmeleri, bazı kötü ve iyi günler yaşamaları da izlemekten hoşlandığım şeylerdendi. İlişkileri gerçekten çok doğal bir şekilde ve izlemekten zevk aldığım bir biçimde şekillendi. Doğaldı. Mi Soo'nun, Hyeon Woo askere giderken ona bir mail hesabı açması ancak şifreyi vermeyi unutması, radyo programından dahi şifreyi söylemesi gerçekten şirindi. Neyse ki Hyeon Woo zeki birisi, buldu şifreyi. 

Yoo Yeol'un Müzik Albümü programının tam 94 yılında tanıştıkları günde başlaması, filmin içeriğinde de bu radyonun devamlılığını ve gelişimini izlememiz ve sonda Hyeon Woo'nun görüntülü yayınlanacak olan ilk programın kameramanı olması gözümüzden bir damla yaşı akıttı :") Bu radyo programının ikisi için çok özel olması başka güzel bir ayrıntıydı. Yine bu radyo programı sayesinde kavuştular <3

Oyunculuklar hakkında konuşmak istemiyorum çünkü bence ikisi de kendini kanıtlayan oyuncular. Beni gerçekten duygulandıran sahnelerden birisi de Hyeon Woo'nun arabanın arkasından sokaklarca koşması, en sonunda Mi Soo'nun inip. "Lütfen koşma. Yaralanacaksın." diyerek ağlaması oldu. Orada bir şüphe düştü içime yalan yok, kötü sonlu biter mi ya falan diye bir korktum, ama korkularım gerçekleşmedi çok şükür. 



Filmin tüm müzikleri çok güzeldi gerçekten. Sahne içi tüm şarkılar döneme uygun seçilmişti. Soundtrack listesinde çok eski parçalar bulunuyor. Ama son sahnede çalan Coldplay'den Fix You ortalığı tam anlamıyla yıktı geçti. Ağlayan da kim, benmişim...

Jung Hae In'in Hyeon Woo karakterini de gerçekten çok sevdim. Sanırım böyle içe dönük, sakin ve çekingen karakterleri daha bir seviyorum. Hep aynı karakterlerden sıkıldık mı ne? Kim Go Eun'ın karakteri Mi Soo da yine benzer ama biraz daha canlı ve neşeli bir karakterdi ve bence aralarındaki uyum gerçekten iyiydi. İkisinin karakterinin de mantıklı olmasını sevdim.

Filmin kırılma noktasını oluşturan ve bence bilinçli olarak kesik kesik anlatılan, Hyeon Woo'nun yapmadığı bir şey için hapiste yatmış olması çok üzücüydü. Bir insanın hayatının böyle kırılma ve dönüm noktalarıyla geri dönülmez biçimde yaralanması beni hep çok üzmüştür. Ancak sonrasında kendi yolunu çizebilmesi mutluluk vericiydi. 
Mi Soo'nun bunu bilmediği için kızması ve kırılması, Hyeon Woo'nun ise, bu dünyada bunu bilmeyen tek kişinin Mi Soo olmasını umması gerçekten duygulandığım anlardandı. İkisi de haklıydı, ne diyebilirim ki. Ama muhtemelen ben de Mi Soo gibi düşünür ne olursa olsun, bana söylemesini isterdim. 

Hem Mi Soo'nun hem de Hyeon Woo'nun en sonunda kendi istedikleri şeyi yapıyor olmaları, hayatlarında amaçladıkları şeylere ulaşmış olmaları da beni mutlu etti. Gerçekten ikisi için çok sevindim. 

Son kısımda Mi Soo'nun radyo binasına kadar koşması, camdan birbirlerini görüp gülümsemeleri, Hyeon Woo'nun fotoğraf çekmesi, sıcacık bir finali oluşturdu. Bu yüzden bu bitişi gerçekten sevdim. Bu hikayeye şahit olmak, yıllar içindeki tüm değişimlerini, yalpalamasını, hızlanmasını ve zaman zaman yavaşlamasını görmek gerçekten beni mutlu etti. İzlediğime gerçekten memnunum.



İzleyenlerin yorumlarını bekliyorum, güzel bir hafta olsun!



14 Ocak 2021 Perşembe

Dizi Yorumu: When The Weather is Fine



Soğuk geçen bir kıştan herkese merhaba! Finallerimin olduğu bir hafta ama ben dün bitirdiğim bu diziyi yazmak için hemen sabırsızlanıyordum. O yüzden hemen bilgisayarın başına geçtim. Hazırsak, başlayalım!

2020 kışının en iyi dizisi olarak nitelendirsem, abartmış olmam diye düşünüyorum. Tabi ki beğendiğim ve beğenmediğim bazı kısımları aşağıda, spoiler olan bölgede konuşacağız ama genel havasıyla hayran kaldığım bir dizi oldu When The Weather Is Fine. O yüzden izlememiş olanlar için spoiler olan bölgeden önce izlenimlerimi genel olarak paylaşmış olayım.

Ben aslında geçen baharda haberdar oldum bu diziden. Konusu da çok hoşuma gitmişti ama kış atmosferi sebebiyle izlemeyi bu kışa bıraktım. İyi ki de öyle yapmışım. Akşamları battaniyenin altına girip yeşil çay eşliğinde izledim bölümleri.

İzleyelim mi, izlemeyelim mi diye soracak olursanız, ben zaten bloga genelde izlediğim dizilerin hepsini değil, tavsiye ettiklerimi yazıyorum. Mesela Moon Lovers'ı yazmadım neden, çünkü kimsenin sinir hastası olması vebalini alamam ahshahshsh Şaka bir yana bu diziyi mutlaka izlemeniz gerektiğini düşünüyorum amaa eğer durgun, sakin, sımsıcacık dizileri seviyorsanız. Biliyorsunuzdur zaten, ben slice of life aşığıyım. Eğer hareket, aksiyon, entrika seviyorsanız ikinci bölümün ortasında şaaak diye kapatmanız muhtemel. Yapmayın annem, izleyin bu diziyi.


When The Weather Is Fine / If The Weather Is Good, I'll Find You
Bölüm Sayısı: 16
Yönetmen: Han Ji Sung
Senarist: Lee Do Woo (Romanın yazarı), Han Ga Ram
Yayıncı: JTBC
Yayın Tarihi: 24 Şubat-21 Nisan 2020

Konusunu biraz açacak olursam, dizi Lim Eun Seob ve Mok Hae Won'u merkeze alsa da tüm kasaba ve kasabalıların yaşamı hakkında konuşuyor. Bu gerçekten çok güzeldi.
Mok Hae Won (Park Min Young) Seul'de Çello öğretmenliği yapan bir çellist. Ancak dershanede yaşadığı bazı sıkıntılar üst üste geliyor, Seul'deki kaostan, kalabalık içinde yalnız olmaktan (bababa cümleye bak) çok sıkıldığı için teyzesinin yaşadığı ve kendisinin de liseye gittiği Bukhyeon kasabasına ya da kasabanın bir köyüne -burayı çok çözemedim- geliyor. Burada konuk evi işleten teyzesinin yanına yerleşiyor.
Lim Eun Seob (Seo Kang Jun) ise Mok Hae Won'u liseden tanıyor. Burada İyi Geceler Kitabevi adında bir kitapçısı var. İkili yıllar sonra tekrar karşılaşmış oluyorlar. 

Tam hayatım nasıl gidiyor, mutlu muyum, yoksa hayatımı boşa mı geçirdim şimdiye kadar diye düşündüğüm bir zamanda izledim bu diziyi. O yüzden bu kadar etkilenmiş de olabilirim. Kasabalıların günlük sorunları, hayatın içinden yaşadıkları, iletişimleri o kadar gerçekçiydi ki. Mutluluğun aslında çok küçük şeylerde de olabileceğini düşündüm. Yaşadığın yer değil de, içinde yaşattığın dünyanın daha belirleyici olduğunu öğrendim. Bazı insanlar kalabalık ve büyük yerlerden, debdebeli hayatlardan hoşlanır. Bazıları ise küçük kasabalarda, sıradan görünen yaşamlar sürer. Ama hiçbiri, diğerinden daha değerli değildir. Bunlar kendime göre çıkardığım dersler oldu.



Eun Seob'un kitabevinin güzelliği hakkında saatlerce konuşmak istiyorum saatlerce... Binanın güzelliğine bakın bir. Alt kat kitapçı. Üst kat da evi. O atmosferi, kenarda sürekli yanan soba, kahveler, çaylar, kitap kulübü, dışarıda yağan kar... Off öyle güzeldi ki ortam. 

Buradan sonra karakterlere ve bol spoilere gidiyorum, siz de izlemediyseniz, koşun diziyi izleyin ehe.

-bu kısımdan sonrası bol miktarda spoiler içermektedir.-

KARAKTERLER

Mok Hae Won (Park Min Young)

Mok Hae Won Seul'de Çello öğretmenliği yapıyor ancak yukarıda bahsettiğim gibi biraz kafasını dinlemek için liseyi okuduğu kasabaya geri dönüyor. Lisedeyken, annesi babasını öldürüyor. Aslında teyzesi, ama annesi suçu üstüne alıyor, kıza da söylemiyor. Hae Won liseyi anneannesi ve teyzesiyle Bukhyeon'da okuyor. Lisede, annesinin babasını öldürdüğü duyulunca, epey bir zorbalık görmüş. Bu yüzden bu olayı anlatan arkadaşını hiç affedememiş. Başta tüm o Seul'de yaşadıkları ve kasabanın ona anımsattığı anılardan dolayı epey karamsar bir karakterdi. Ama bir iki bölüm sonra öyle açıldı saçıldı, sevimli bir şey oldu ki bayıldım. 

Eun Seob'la aralarındaki soft ilişkiyi çok sevdim. Hepimizin bu tarz bir ilişkiye ihtiyacı var. Arada herhangi bir aşk olmasa bile oturup kahve içeceğimiz, sohbet edip kitaplarla ilgili konuşabileceğimiz arkadaşlara. Hae Won ile Eun Seob'da önce böyle bir arkadaşlığa, daha sonra bunun aşka dönüşmesiyle güzel bir ilişkiye sahip oldular. Hele Hae Won'un arkadan Eun Seob'a sarılıp asla bırakmamasına bittim :P Çok tatlıydı ilişkileri gerçekten. Sıcacıktı, samimiydi. Hae Won'un da dediği gibi Eun Seob insanın içini sıcacık yapabilecek bir karakterdi. Aynı zamanda Oh Young Woo ile konuşurlarken, "Uzun zamandır beni seven gözlerin nasıl baktığını biliyorum." demesi de pek hoş bir ayrıntıydı.

Kasabadayken giydiği kalın kazak ve hırkaların, yün eteklerinin hastası oldum. Pek tatlıydı hepsi.
Hae Won genel olarak çok sevdiğim bir karakterdi ama son bölümde kendisine çok anlam veremedim açıkçası. Neden yani? Seul'e dönmesine okeyim, zaten dönecekti. Biraz kafasını toplamak istemesi de gayet mantıklı. Ama Seul'e gidiyorum diye öyle paat diye çocuktan niye ayrıldı onu çok anlayamadım. Anlayan anlatsın yani. Sonra bir de daha sonra koşup Eun Seob'a sarılıp ağladı, ki bu hamle artık çok daha mantıksızdı. Ama yine de genel olarak çok sevimli bir bebek olduğu için affettim kendisini.




Şimdi de biraz bu kızın ailesinden konuşacağım. Ciddi anlamda kimse normal değil. Sayko babasını zaten geçelim, deli gibi sinirliyim o adama. Yok sinirli değilken çok kibarmış, yok normal zamanda çok iyiymiş, ee bize ne? Sinirliyken kadını dövüyor mu dövüyor, ben buna bakarım. Keşke zamanında boşasaymış Hae Won'un annesi o adamı.

Annesi de değişik bir karakterdi. Zor şeyler yaşamış olmasını anlıyorum, benim sinir olduğum kısım Hae Won'a olan tavrı. Aslında çok seviyormuş ama gösteremiyormuş. Abla bırak bunları ya. Ne kadar güçlü hissedersen hisset bunu göstermediğin sürece pek anlamı yok yani. Kızın mektuplarını geri çevir, hapisten çıkınca onunla yaşama, doğru düzgün görüşme. Sonra seni üzmek istemedim de çık işin içinden. Oldu paşam. Hayır bir de babasını teyzesi öldürmüş, kıza gerçekleri biri oturtup anlatmadı, ben delirdim. 

Teyzesi de yine benzer. Yani gerçekten o bitik hayatına çok üzüldüm, cidden hayatının elleri arasından kaymış olması çok acı bir hissiyat. Myeong Yeo da, güçlü ve umursamaz durursa, acımayacağını düşünen insanlardan. Zaten dertten kederden, göz tansiyonu olmuş, gece gündüz güneş gözlüğüyle geziyordu garibim. Kimse de garipsemiyor maşallah, ben estetik yaptırdı falan sandım başta. Hae Won üzülmesin falan diye kıza soğuk yaptığına inandırmış kendini. Aslında seviyormuş kızı. E madem seviyorsun, neden kasabaya bir daha dönmeyeceğini söylüyorsun bacım, Noel'de el öpmeye de mi gelmeyeceksin? Yani böyle garip, aile ilişkileri iyi gibi ama aslında kötü gibi de, değişik bir ailelerdi, benim kelimelerim kifayetsiz şu an.
Ama Teyze biraz kafa karakterdi, içimde bir yerlerde de sevdim sanırım ahahahs Alfaydı biraz yani. Cha Yun Taek ile mutluluğu bulduğunu umuyorum.



Lim Eun Seob (Seo Kang Jun)

Yalnızca Cunning Single Lady'de izlediğim Seo Kang Jun burada başroldeydi. Kendisini sevenler onu komik rollerde izlemeyi daha çok sevdiklerini söylemişler ama ben katılmıyorum. Kendisinin soğuk ve nazik bir güzelliği olduğu için bu rollerin adamı olduğunu düşündürdü bana. Güzel gözlü. Güneş ışığı falan vurunca, ne güzel oluyor gözleri.
Lim Eun Seob'un İyi Geceler Kitabevi adında bir kitapçısı var. Tabi kasabada kitap satarak hayatta kalabilmek biraz olağanüstü olacağı için, ilk bölümlerde kendisinin daha çok internet üzerinden satış yaptığını öğreniyoruz. Ama tamamen kimse gelmiyor da değildi, müdavimi vardı epey. Kitabevi de tam kitabevi formatında değil. Gelenler çay kahve içebiliyor, hatta raftan rastgele bir kitap alıp okuyor, sonra ayraç koyup rafa geri bırakabiliyor, devam etmek için geri gelebiliyor. 

Lim Eun Seob dizilerde görmeye alışık olmadığımız karakterlerden. O yüzden çok sevdim. Sessiz sakin insanlar vardır ya, ne düşündüklerini kolay kolay anlamazsınız. Ama çok değer verir, çok sever. Mesela Hae Won eve giderken arkasından fenerle gelmesi, yolun üzerindeki sokak lambasını tamir etmesi. Yani çok küçük şeyler, ama çok değerli. Zaten Hae Won'da çok etkilenmişti bunlardan. Of böylesi bizi bulmaz... Sıcacık bir insandı, çok güzel seviyordu. Lisede popüler olmayan, sessiz ve içine kapanık bir karakter. Kendi dünyasında, yakın olduğu sınırlı insanlar var, küçük bir çevresi var, düşündüklerini ve hissettiklerini kolay kolay söyleyemeyen bir insan. Karakteri gerçekten iyi planlanmıştı. Zaten Hae Won'un itirafından sonra kaçması da bundan dolayıydı. Bağlanmaktan korkan bir insan.

Bunun sebebi de aslında evlatlık olması. Küçükken annesi ve babasıyla dağda yaşıyormuş. Annesi onları bırakıp gitmiş. Bir süre sonra babası da ölünce yapayalnız kalmış. Şimdiki babası, onu yol kenarında bulup eve getirmiş. Küçükken okulda, "Berduşun oğlu." diye dalga geçtikleri için kavga etmiş hep. Ama sonra ailesinin yardımıyla daha sakin bir çocuğa dönüşmüş. Yine de bazı yaralar asla kapanmaz. Annesinin onu bırakması, babasını özlemesi, bunlar onu birine bir şeye bağlanmaktan korkar hale getirmişti. Canı sıkkın oldukça dağa gider hale gelmiş, avcunun içi gibi biliyordu tüm dağları. Bu ailesi onu o kadar sevmişler ki, özellikle annesi ölüyordu yoluna. Hatta annesi son bölümde, "Onu aldığımızda, kendi kızımı ondan daha çok seversem kötü olacağını düşündüm. Sonra bir baktım, oğlumu daha çok sevivermişim." diyordu. Bugün de kız kardeş Lim Hwi için yakıyoruz...

Bölüm sonundaki gizli blog yazıları da çok şirindi. Mok Hae Won'a liseden beri aşıkmış ve bu notlarda ona Irene ismini takmış. Bu notlarda iç dünyasını biraz daha yakından gördüğümüz için okumaktan çok keyif aldım. Favori blog yazım da şuydu; "Bir zamanlar hayatın yer bulma süreci olduğunu düşünürdüm. Kimseyi rahatsız etmeden veya rahatsız olmadan, var olacağın en iyi yeri bulma. Kimsenin beni reddetmeyeceği bir yer bulma. Hayatı böyle düşünürdüm. Ama şimdi fikrimi değiştirdim. Neresi olursa olsun, şu an olduğum yer benim yerim. Gerçek benliğimle yaşadığım sürece burada var olmamın en iyisi olduğuna inanıyorum. Bugün sadece bunu söylemek istedim. Daha fazlasını söylersem, her şeyi bırakmak isteyebilirim."


Limbo'daki Lim, Hwiparam'daki Hwi hecelerinin birleşimiyle -kendi tanıtımı :P- oluşmuş güzeller güzeli Lim Hwi'den bahsetmemek ayıp olur. Kendisi Eun Seob'un kardeşi. Üvey ama üvey demeye bin şahit ister. Aralarındaki bağa aşık oldum resmen. Gerçek kardeş gibilerdi. Zaten sevgi bağının, kan bağından üstün olduğunu düşünürüm hep.
Dizinin neşesiydi şu kız. Ne zaman, "Çekiliin." diye bağırarak okul yolunda bisiklet sürüşünü görsem gülümsüyordum. Deliydi ya, sevimli şey. Dışlıyorlarmış bunu okulda, ben olsam yanaklarını sıka sıka severim. Annesi de hep bağırıyordu zaten bu kıza, vallahi yazık :P O tüylü kulaklıkları ve eteğin altına giydiği eşofmanıyla stylingi de çok başarılıydı :3
Eun Seob'un cüzdanını yürütmesi ve ayran gönüllülüğüyle kalbimi çaldı kendisi ahahah Erkekleri çok seviyorum, onlara aşığım diye geziyordu, en azından açık sözlü. Bu kızı kaybetmek de Young Soo'nun kaybı valla. Young Soo'nun diplomasındaki mürekkep kurumadan başka birine yürümek de, nereden baksan kral hareket. Arkandayım Hwi!
Sesi de öyle tatlıydı ki konuştukça konuşsun istedim. Çok sevimli tepkileri vardı her zaman. Sevdim ya Lim Hwi'yi. Şekeriydi bence dizinin.



Lee Jang Woo (Lee Jae Wook)
Lee Jae Wook'un Extraordinary You'dan büyük bir hayran kitlesi varmış yorumlardan anladığıma göre. Ben ise kendisini ilk kez burada izledim, çok sevimliydi uwu
Kendisi belediyede memur olarak çalışıyordu, Eun Seob'un yakın arkadaşıydı. Lisede okul birincisiymiş ve her fırsatta Kore'nin en iyi üniversiteleri olan S.K.Y'dan Seul Ulusal Üniversitesinde okuduğunu belirtmezse rahat edemiyordu ahahashd Çok içten, sıcacık ve şakacıydı. Aynı zamanda hemencik kızarıvermesi de çok sevimli bir özellikti. Bebek gibiydi ya :3
Benim aklımdaki soruyu, kendisinin gizliden gizliye aşık olduğu Eun Sil sordu. Kore'nin en iyi üniversitesinde okudun, neden şimdi buraya dönüp bu kasabada memur oldun?
Aslında dizide en çok etkilendiğim kısımlardan birisi de burası oldu.
Böyle küçük bir yerde, sıradan gibi gözüken bir yaşam sürmenin onu mutlu ettiğini söyledi Jang Woo. Ben böyle yaşamayı seviyorum dedi. Ben de bu replikten sonra biraz durup düşündüm. Ben de böyle yaşamayı seviyorsam, bu neden boşa yaşanmış bir yaşam olsun ki? O yüzden kendime benzettim Jang Woo'yu biraz. Çok da sevdim bu yüzden.
Kasabada düzenlediği etkinlikler de çok güzeldi. Yardımsever, herkese koşan bir tip. Ji Eun Sil'le olan ilişkisi de beni çok mutlu etti. Daha çok görsek daha çok sevinirdim ama. Yine de finalde adamakıllı mutlu son yazılmasına sevindim. Jang Woo'nun annesi evlensin istiyordu, evlenmişlerdir umarım :P




Biraz da şu kitap kulübünden bahsedelim istiyorum. Yani burası biraz ütopik, köyde kimse akşamları yorgun argın, haftada bir kitap kulübüne gelmez bizde ama Kore'de oluyorsa demek ahahshhs Bizim zeytinci teyzeler gelmez yani en azından. Neyse zaten olur mu olmaz mı tartışmayacağım, tabi olsa süper olur.

Kitap kulübünün üyeleri, -favori üyem- dokuz yaşında, ballı lokma tatlısı bir çocuk olan Seung Ho, onun sürekli ateşte bir şeyler közleyen dedesi, Lim Hwi ve swag arkadaşı Hyun Ji, Lee Jang Woo, pek tabi ev sahibi olan Eun Seob, kasabanın ledlerini satan bir amcamız, ve ev hanımı olan Sujeong. En yeni üye ise Mok Hae Won. 
Aslında bir ortama toplasan dünyanın en alakasız, problemleri, yaşamları birbirinden çok farklı olacak insanlar aynı masanın etrafında toplanıp, kitaplarından paylaşmak istedikleri satırları okuyorlardı birbirlerine. Minik Seung Ho bile. Okudukları parçalar, tatlı atışmaları, esprileri, Su Jeong'un turtaları ve içilen kahveler, çaylar, hepsi çok güzel bir ortam yaratmıştı. Ne zaman toplansalar, böyle bir etkinliğin özlemini çektim. Eun Seob onüme bir bardak çayla Su Jeong'un turtalarından koysa, hiç problemim kalmaz gibi geldi şu an.
Kışla ilgili efsaneler, romanlar ve şiirler paylaştılar kış süresince. Ne çok isterdim bahsettikleri tüm kitapların çevirisi yapılmış olsun. 
En çok sevdiğim kısımlar bu kitap kulübü bölümleriydi. 
Şuraya da dizide geçen güzel bir dizeyi bırakmış olalım.

"Biz gülümseyerek o ağacın önünde yüz yüze oturup konuştuğumuzda, nefeslerimiz, kahkahalarımız ve hikayelerimiz o ağaca nüfuz etti. Çok derinden nüfuz ettiler. O ağacın altında gülümsediğimizi ve konuştuğumuzu unuttuktan sonra bile o ağaç, kahkahalarımızı ve seslerimizi, her yıl ilkbaharda körpe ve yeşil, yeni yapraklar üretmek için hatırlayacaktır."



Salatalığım var diyene elimde tuzlukla koşmak huyumdur, burada da kitapçım olsun diye masum hayaller kurdum, iyi mi? Neyse emekli olayım da, Ayvalık'a yerleşir bir kitabevi açarım ahahahahs (Mesleğe başlamadan emeklilik hayali kurmak mı??)

Ayy bir de bir şey fark ettim, siz de fark ettiniz mi merak ediyorum. Eun Seob ne zaman kitabını kahvesini alıp kitapçının önüne çıksa biri geldi. Adama bir kitap okutturmadılar, ben olsam çok sinir olurdum aahshahss

Küçük bir dipnot: Yanlışım yoksa kitaplardan, bir tek ilk bölümlerde epey bahsi geçen "The Wind in the Willows"un benzer isimlerle (Söğüt Ağaçlarındaki Rüzgar, Söğütlükteki Rüzgar, Söğütlerdeki Rüzgar) çevirisi yapılmış, ilgilenenleri bu masalı kitap formunda alabilir. 

Yalnız dizide bir kaç anlam veremediğim durum vardı, onları bir yazacağım. Şimdi öncelikle Mok Hae Won'a platonik olan yakışıklı Oh Young Woo'nun misyonunu çok anlamadım. Öyle arada bir girdi diziye, aynı hızla çıktı falan. Hayır iyi de geldi, çok yakışıklıydı kerata da, neden yani. Komikti biraz ahahsh Ama lisede kızı dışlanmaktan kurtarması, şukunu verdim yakışıklı.
Sonra Eun Seob'un babasının klonu olan amcası. Geldi, "Seni yanıma alcam, çok eğlenicez ooo." dedi, bir de kitapevi yaptırmış sahilde devasa bir şey. Kısacası geldi ortamı gerdi, keyfimizi kaçırdı, eee? So what? Bir daha ortalıkta görünmedi. Ne oldu şimdi, etkisi yarattı bende. 
Üçüncü olarak da Eun Seob'un dağdan kurtardığı kız. En büyük gizemlerden birisi de bu bak. Kızı kurtardık iyi güzel. Kız Eun Seob'la yemek yemek istedi. Hatta ısrarcılığını görünce de dedim ki, bunu kötü kadın karakter yapacaklar galiba? Yapmadılar. O olmayınca Jang Woo'ya mı yapacaklar dedim? Onu da yapmadılar. O zaman bu kızın olayı ne abi, siz beni delirtecek misiniz?



Hae Won'un zamanında kalbini kıran, sırrını tek bir kişiye söyleyen ama o da düşük çeneli olunca anında okula yayılmasını sağlamış olan arkadaşı Kim Bo Yeong da dizinin kötüsü olamadı. Ay iyi ki de olamadı, birilerinden nefret ede ede kalbim karardı şu kdramalar yüzünden ahshshah nalet pislik bir insan oldum. Hatta bu kız ısrarla hata yaptığını söyledikten, özür diledikten sonra bile Hae Won aynı olamayacaklarını söylediğinde, şöyle bir şey söyledi: "Kırıldığı için mi olmaz? Kırık bir masada yemek yiyemeyecek değilsin ya. Ne olursa olsun, her şey zamanla yaralanır ve kırılır. Mükemmel bir ilişki yoktur bence. Biraz kırıklı olsa ne olur? Biraz yaralayıp yaralansak ne olur? Hiçbirimiz mükemmel değiliz. Bu yüzden birbirimizden özür dilememizi gerektirecek şeyler yapıp özür diler, yine her şeyi onarırız. Öylece yaşarsın."
Affedemediğim insanları düşündüm. Doğru olabileceğini sanıyorum.



Biraz da sonu hakkında konuşmak istiyorum artık. Bir kere zaten 15. bölümünde ayrılmaları biraz asabımı bozdu. Gelmişiz 2020'ye (hatta şu an 2021'e) bunlar hala son bölümden önce ayrılmalı, son bölümde kavuşmalı dizi çekiyo. Alooo, o furya bitti ya. Valla. Hayır bir de yani telefonun icadı baya eskiye dayanıyor, hiç olmadı oturun mektup yazın, niye biriniz Seul'e gidince ayrılıyorsunuz abi siz? Uzaktan eğitimin bile verilmeye çalışıldığı şu günlerde, uzak mesafe ilişkisi yürütmenin çok zor olduğunu hiç sanmıyorum. 

Bir de sonu havada kalmış falan deniyor da, çok havada kaldığını düşünmüyordum. Yani kalsaydı sinir krizi geçirmiş ve bu yazıyı yazamamış olabilirdim ama kalmadı bence ahshahdh Şöyle ki, bahar gelince tekrar karşılaştıklarında Eun Seob, "Bu sefer ne kadar kalacaksın?" diyor. Hae Won da kocaman gülümsüyor sonra sahne değişiyor. Bir kaç dakika sonra bakıyoruz, ohoo bunlar yine çifte kumru olmuş.
Yani Hae Won orada, "Bir hıftı sınrı dönicim cınım." deseydi, Eun Seob'un da "Ooo tamam o zaman, mazoşistim ben, şimdi barışalım bir hafta sonra giderken ayrılırız." dememiş olduğunu varsayarsak tek ihtimal Hae Won'un gitmeyecek olması, ben de o ihtimale tutunuyorum işte. Ah Eun Seob, üzümlü kekim.



Çok fazla kış metaforu yapılmasını ve kışla ilgili hikayeleri dediğim gibi gerçekten çok sevdim. O kış hiç bitmesin istedim. Belki kasabanın öyle aman aman bir doğal güzelliği yoktu ama iç mekanların güzelliği gerçekten farklıydı. Bazen böyle küçük bir yere başımı alasım ve gidesim geliyor. Bir de çok sevdiğim şeylerden birisi kitap kulübü üyelerinin birlikte yaptıkları etkinlikler. Kermesler düzenlediler, sonra Jang Woo'nun mezunlar buluşması etkinliği de gayet güzeldi. Hepsi hayatın içinde gerçekleşen şeylerdi ama bunları dışarıdan bir göz olarak, kitap okur gibi gözlemlemek bana çok iyi geldi. Ruhumu dinginleştirdi :3 Eun Seob'un kendi kitabını çıkarması da her şeyden güzeldi.

Başka söyleyecek bir şeyim kalmadı sanırım. Genel olarak karakterler, arkadaşlık örgüleri, Eun Seob'un ailesinin iletişimi, kasabadaki günlük hayatın ve tüm karakterlerin kendi hayatının gayet güzel yansıtılmış olması falan mükemmel detaylardı. İzlerken gerçekten çok eğlendim. Ve hızlı hızlı değil de, ilaç gibi her akşam tek bölüm olacak şekilde ilerledim genelde. Şu an bitmiş olduğu için de biraz bedbahtım... Klişe karakterler yerine kanlı canlı karakterler izleme fırsatı bulduğum için mutluyum yine de. Dizi müziklerinden de en çok Giryeon'un I See You parçasını sevdim.

Umarım sırılsıklam ıslandığımız bir gün, biraz soluklanacak sıcak bir kafe buluruz. Ve birileri bize bir fincan çay uzatır. "Bir fincan sıcak çay demlemek için derin uykundan uyan, ki önceki günün tüm kederini eritsin."










Kara bakın çabuk...




Şu ortamın sıcacık ışığına, cozy havasına bakar mısınız?

Gözünüz gönlünüz açılsın diye araya Young Woo yakışıklısını da sıkıştırdım.









Sevimli ya :3






"Bir keresinde Hae Won mutluluk hakkında konuşmuştu. Mutluluğu fark etmenin zor olduğunu ve fark etsen bile, sahip olmak için çok çaba göstermek gerektiğini, söylemişti. Haklı. Hepimiz mutlu olmaya çalışıyoruz. Mutluluğu yakalamak ve elinde tutmak çok zordur. Uzun süre çok çabalasan bile, mutlu olamayabilirsin. Ama kimse gelecekte neler olur bilemez. İlerlemeye devam edersek, denemeye devam edersek, hayatımızı yaşamaya devam edersek, o günün geleceğine inanıyorum."




"Mutluluk böyledir. Zor bir şeydir. Ama güne başlamak için sabah gözlerinizi açıp, o günü sessizce yaşayarak bile bu zor şeyi elde etmiş olabilirsiniz ve birisini de mutlu edebilirsiniz. Bazıları size minnettardır. Farkına varmayabilirsiniz ama sadece böyle yaşayarak da iyi yaptığınızı bilmelisiniz. Size minnettarız. Sizlere iyi geceler diliyoruz."