15 Haziran 2023 Perşembe

Dizi Yorumu: A Piece of Your Mind


"Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler." dizelerini ve şarkıyı hepiniz hatırlarsınız değil mi? Neden bilmiyorum ama bu diziyi tanımlarken hep bu çaldı aklımda.
Bugün konuşacağımız dizi bal Hae In'in One Spring Night tadında, yavaş ve melodram türünde başka bir dizisi, A Piece of Your Mind.

A Piece of Your Mind benim "Healing Drama" isimli listemde, kışın izlenmek üzere bekliyordu bir süredir. Zaman bugüneymiş, izleyeyim dedim hazır biraz boşluğum oluştuğunda. Baya bir olumsuz yorum vardı ama dinlemedim, önemsemedim, açtım ilk bölümü.

Güzeldi... Burada bir "ama" var tabi. Bence bu dizi, benim gibi melodram sever birisi için bile çok ağır ve yavaş akan bir yapıya sahipti. Diğer yönleri aşağıda daha enine boyuna konuşacağız ama herkesi uyarmak boynumun borcu, yavaş dizileri sevmeyenler hiiçç bulaşmasın. Zira bir iki bölümden sonrasına gidemeyeceklerdir, eğer en yavaş bölümlerin de ilk dört bölüm olduğunu göz önünde bulundurursak. Ama ben melodram severim, bu iş için varım diyenleri diziyi izlemeye, sonra da spoi bölgesine alalım efenim.

A Piece of Your Mind
Yönetmen: Lee Sang Yeob
Senarist: Lee Sook Yun
Yayıncı: tvN
Bölüm Sayısı: 12 Bölüm
Yayın Tarihleri: 23 Mart-28 Nisan 2020

Dizi basitçe bir yazılımcı olan Moon Ha Won (Jung Hae In) ile bir ses mühendisi olan Han Seo Woo'nun (Chae Soo Bin) hayatlarının kesişmesinden bahsediyor, en genel anlamda böyle. Hayatları, yolları, tanıdıkları gittikçe birbiriyle kesişiyor ve bir araya geliyorlar, kader gibi. İkisinin de unutamadıkları, yaraları, kimseye göstermedikleri yanları var. Biz bunları birbirleriyle nasıl aştıklarını izliyoruz.

Yönetmen Lee Sang Yeob, benim en son izlediğim dizilerden birisi olan Shopaholic Louis'in de yönetmeni. Diğer yaptığı işler Yumi's Cells ve Familiar Wife. Daha var da, bunlar en ünlüleri. Senaristin en bildiğim işi ise Tune in For Love filmi, orada da Hae In oynuyordu. Zaten daha çok film senaryoları yazmış bu senarist.
Dizi ilk olarak klasik 16 bölüm olarak planlanmış ancak daha sonra kısaltıldığı duyurulmuş. Reytingden diyorlar ama bilemiyorum.

-spoispoispoispoispoispoi-

Moon Ha Won (Jung Hae In)
Hae In'i daha önce kısır döngüyü bir türlü kıramadığı için yarım bıraktığım One Spring Night'ta, Tune in For Love'da ve While You Were Sleeping'de izledim. Ekrana çok yakışan ve bence en çok da böyle düşünceli, içe dönük karakterlerin yakıştığı bir oyuncu. Nazik görünümünün ve çok güzel ağlayabilmesinin bunda etkisi büyük. Ama seviyoruz merkez, daha çok başrol istiyoruz.
Moon Ha Won, bir AI şirketi kurmuş, akıllara zarar bir cihaz üretiyorlar bunlar. Mümkün mü değil mi bilmiyorum -ki çok da mümkün gelmedi- sesini bir cihaza kopyalıyorlar ve bu cihaz duyguları, sesi, hisleri vs. seninle aynı oluyor tamamen. Böyle tövbeestrağfirullah bi şey yani.
Ha Won inanılmaz içe dönük bir karakter. Yıllardır tek bir insanı sevmiş, içi yanmış, her türlü acıyı yaşamış ama yine de çevresindekilere tek bir söz etmemiş, canının yandığını söylememiş. Öyle de sağlam sevmiş ki, bir insan sevdiği insan evli olmasına rağmen, ondan hiçbir şey beklemeden nasıl sadece sevebilir. Zaten bu onu da eninde sonunda yıpratmış. O yüzden Ji Soo hayatını kaybettikten sonra gönüllü olarak Seo Woo'ya açıyor kalbini. Hisleri başını döndürüyor o yüzden. Bence Ha Won'un ilk defa karşılıklı duyguları yaşama süreci de başarılıydı. O nedensiz mutluluğu, kibarlığı falan çok şekerdi.
Klasik müzik seven, şiirler okuyan, sevdiği insana dünyayı serebilecek bir adam Ha Won. Benim dizideki favori karakterim oldu kendisi. Ama bazen biraz ağırlığını koy be adam, şu hayırsız yeğenini at gitsin dedim mi, dedim.

Han Seo Woo (Chae Soo Bin)

Daha önce hiç izlemedim Chae Soo Bin'i bu ilkti. Ama belli ki son olmayacak, sevdim <3 Yine de karakteri için aynı şeyi söyleyebilir miyim bilmiyorum... Bir ses mühendisi olan Han Seo Woo, Ha Won'un yeğeninin stüdyosunda çalışıyor. Yetenekli birisi, klasik müzik seviyor. Hayatında çok kötü şeyler yaşamış, anne babasını bir orman yangınında kaybetmiş, çok zor günler atlatmış ve buna rağmen hayatına devam etmiş. Bunlar çok takdire şayan özellikler ama... Burası o "ama" kısmı. Yani, sen iki gündür tanıdığın Kim Ji Soo'yla bu bağı ne ara kurmuş olabilirsin??? Kraldan çok kralcılık bu, ne alaka ya? Saçma sapan bir Ji Soo savunuculuğu, depresyonlara girmeler, kıza haksızlık yapıyormuş gibi hissetmeler falan. Zaten Ji Soo, Ha Won için yeterince önemliydi, bir de bunun için bu kadar önemli olunca komple çıkmadı ikisi arasındaki gölgesi kızın. Öyle yani, bu olaya sinir oldum biraz, hiç mantıklı değildi.
Onun dışında arkadaşlarıyla olan ilişkisini sevdim, duyguları konusunda cesur olmasını ve karşıdan beklemeden hamle yapacak kadar atak olmasını sevdim.
Bu kızın kaldığı Eunjoo Konukevi'ndeki ortamları çok güzeldi. Hele Eunjoo ile olan arkadaşlıkları çok tatlıydı. Zaten Jisoo ile olan saçma sapan bağları dışında Seo Woo cidden çok ölçülü bir karakter. Vermesi gerektiği şekilde tepki veriyor, abartılı kararlar almıyor. Ama işte son bölümde neden birden ara verme moduna girdi bilmiyorum. Gayet iyiydi ilişkileri. Yine de krizi atlatabilmelerini sevdim. Seo Woo düşünce yapısı olarak da çok tatlıydı bu arada. Yürüyüş için uygun olan 17 derece havaları sevmesi, içinde 'bahar' olan her şeyin güzelleştiğini düşünmesi, sokaklarına dönüp baktığında gördüğü gün batımının onu mutlu etmesi falan yani arkadaşım olsa inanılmaz iyi anlaşırdık gibi geliyor.



Bu ikisi hakkında çok fazla şey söylemeyeceğim için ikisini böyle aradan çıkaracağım. Üstteki Ha Won'un üvey yeğeni Soon Ho. Hikayeye ne kattı, bence hiçbir şey. Bencil bir karakterdi. Amcam da amcam, best amcam dedikten sonra sırf Kang In Wook'a aşık diye adamın ömürlük azabının hesabını sormasına engel oldu ya, ben orada şok oldum. O günden sonra Ha Won'un bunu msn de dahil olmak üzere her yerden engellemesi ve kati suretle görüşmemesini bekliyordum ki ben de öyle yapardım ama saftirik Ha Won'um affetti bunu. Sen bu bencillikle çok yaşamazsın abla, söyleyeyim sana. Karakteri Lee Ha Na canlandırıyor.
Alttaki de Jisoo'nun kocası, Kang In Wook. Jisoo'nun piyanist kocası koskoca Seul'de başka stüdyo yok gibi Ha Won'un yeğeninin stüdyosuna geliyor ve Ha Won'un şimdiki sevgilisiyle çalışıyor ses mühendisi olarak yok yav, tesadüfe bakar mısınız? Jisoo öldükten sonra depresyona giriyor, baya böyle piyanoyu falan rezil rezil çalıyor Soon Ho da bunu iyileştireceğim, düzelteceğim derken aşık oluyor buna. Zaten prob erkekleri düzeltme sevdası hiç bitmez... Vazgeçin bu sevdadan, olmuyor işte. Kang In Wook iyileşiyor iyileşmesine de bence sebebi Ha Won ile yüzleşmesi yani Soon Ho çok pay çıkarmasın bence kendine. Dizinin başından sonuna kadar panik atak gibi gözler kırmızı, eller titreye titreye gezdi bu adam da. O yüzden sonradan mutlu oldu mu bilmiyorum, kendi çapında olmuştur herhalde, çok belli edemiyordu ama. Kim Sung Kyu da bu role hayat veriyor.

Bu da Jisoo. Bu kadar bahsettik, resmini koyalım. Park Ju Hyun bu role hayat veriyor. Ha Won'un büyük aşkı, lakin ona yar olmamış. Kang In Wook'la evlenmiş. Ancak Kang In Wook'un Ha Won'un hayatını nasıl etkilediğini öğrenince araları bozulmuş kocasıyla da öyle değişik bir durumdu yani bunlarınki de. Donuk bir karakterdi, Seo Woo kısacık zamanda ne kadar ne paylaştı da bu kadar bağlandı bu kıza, anlamak güç.

Genel Yorumum

Geldik olayları geniiş olarak yorumlama evresine. Başlayalım bakalım, önce sevmediklerimiz.

Bence dizinin enn büyük dezavantajı çok zayıf bir başlangıç yapması. Zaten inanılmaz karışık başlıyor, Ji Soo kim, Ha Won kim, Ha Won'a amca diyen ama teyzesi gibi görünen kadın ne ayak, Ji Soo ve Seo Woo iki bölümde sıfırdan tanışıp ne ara bu kadar yakın oldular, bu Seo Woo'daki Ji Soo aşkı nereden geliyor gibi sorular aklımdan hiç gitmedi. Onun dışında bir de hikaye öyle bir başladı ki sanki hiçbir yere gitmeyecek. Böyle resmen karakterlerin hikayesine ortasından daldık.

Jisoo, ikilinin ilişkisinde o kadar ön planda ki. Yav bu kadın niye bu kadar başrol gibi. Zaten 12 bölümün 5 bölümü Jisoo hikayesiyle geçti. Başlangıç, Norveç'e gitmesi ve hayatını kaybetmesi, cihazıydı, konuşturmasıydı falan derken geçti, onun dışında da Ha Won ve Seo Woo'nun da tek ortak noktası. Ha Won'un ölümsüz aşkı, ikilinin ilişkisini o kadar baltalıyor ki bana kalırsa. Gölgesi hep üzerlerinde. Hadi Ha Won neyse de, Seo Woo'ya noluyor abi, max iki gün vakit geçirdin kadınla. Seo Woo'nun bu Ji Soo sevdası dizide en mantıksız şeydi bence. O konuşan cihazdan bile daha mantıksızdı.

Seul'ün nüfusu beş kişi falan herhalde, maşallah herkes birbirini tanıyor dizide, herkesin bir bağlantısı var. Seo Woo'nun birlikte çalıştığı müzisyen adam Ji Soo'nun kocası, Seo Woo, Ji Soo'yu da adamı da tanıyor ama bağlantıyı bilmiyor. Ji Soo aynı zamanda Seo Woo'nun sevdiği adam Ha Won'un Norveç'ten gelen eski aşkı, Ji Soo'nun kocası ve Ha Won da tanışıyorlar, Ha Won'un yeğeni yine herkesi tanıyor ama bağlantı yok asla, Ha Won'un çalıştığı psikiyatristin hastası Seo Woo'yla aynı yerde yaşamaya başlıyor, Ha Won daha Seo Woo'dan önce annesinin babasının evinin fotoğrafını çekmiş tesadüfe bak yav SİZ BENİ DELİRTMEK İSTİYOR OLABİLİR MİSİNİZ? Böyle saçma sapan şey mi olur, herkes birbirini tanıyor koskoca ülke değil mi bu Kore, dalga mı geçiyorsunuz bizimle?

Bunlar dışında başka bir şey yoktu sanırım. Yavaş falan diyeceğim aslında ama dizinin derdi belli zaten. Biraz daha akıcı ve bir yere varabilen diyaloglar daha iyi olabilirdi ama.


Tüm o yavaşlığı bir kenara, dizinin insanı dinlendiren yanı, benim en sevdiğim şeylerden birisi. Bahar başlangıcında geçen sıcacık bir hikaye. Mekanlar, diyaloglar, olaylar, günlük sıradan sohbetler o kadar rahatlatıcıydı ki. En güzel olan şeyse, karakterlerin içini sıcacık eden şeyleri bizim de görmemizdi. En sevdiğim şeylerden biri Seo Woo'nun ışığın altındaki sandalyede birini görmesiydi mesela, diğeri ise Ha Won'un Seo Woo'yu evinin önünde beklerken gördüğü sahnelerdi. O küçücük ayrıntılar, tekrarlayan küçük anlar öyle sevimliydi ki.

Dizide klasik müziğin hikayenin temelinde olması ruhumuz kadar kulaklarımızı da okşadı. Sahne arkalarındaki nefis şarkılar bir yana Kang In Wook'un çaldığı ya da Seo Woo'nun aranjesini yaptığı her melodi birbirinden güzeldi. O yönden de benden tam not aldı.

Slow burn deyince bu çift! Herkesle rekabet edebilir, herkesle boy ölçüşebilirsiniz ama bu hayattan göçüp gitmiş birisiyle, asla. Yenemeyeceğiniz tek insan odur. Kim Ji Soo da böyle. Ha Won'un yıllardır aşık olduğu tek insan olmasının yanı sıra, artık dünyada olmadığı için bu aşkın bitmesi çok zordur. Ama bunu öyle güzel işlemişler ki, hiç "Ha Won ne ara Ji Soo'yu unuttu da Seo Woo'ya aşık oldu?" diye düşünmedik. Ki zaten artık Ji Soo'ya hissettiklerinin büyük ölçüde küllenmiş olduğunu, sadece hikayenin tamamlanmamış olmasının onu böyle perişan ettiğini düşünüyorum ama tabi Ha Won bunların farkında değildi. O yüzden sadece Ji Soo öldüğünde, %1'i kaybettiğini öğrendiğinde o zaman kalbini açtı. Ki hikayeden tam dört bölüm kesilmiş olmasına rağmen bu hızın sabit tutulması bir başarı. Ha Won ve Seo Woo'nun slow burn ilişkisini çok sevdim yani ben. En ufak temasları, ruhu iyileştirir gibi sarılmaları, sabah erkenden aynı battaniyenin altında dışarıyı izlemeleri, birbirlerini izleyerek ayrı yerlerde uyumaları... Ha Won'un Seo Woo'nun hislerini öğrendiği sahne de çok güzeldi mesela. Seo Woo'nun Ha Won'un bakmaktan hoşlandığı şeyin o olduğunu anladığı sahne de öyle. Ay çok farklı hissettiriyorlardı ya. İçim kıpır kıpır oluyordu izlerken. Güzel sahneler kurgulamışlardı. Çok tutkulu bir hikayedense böyle bir aşk hikayesini izlemeyi sevdim.

İkili iletişimlerini de çok sevdim. Yavaşça gelişen sohbetleri, değindikleri konular, birbirlerine gülümseyerek bakmaları zaten çok sevdiğimiz anlardı ama benim favorim birlikte çalıştıkları yerlerdi. Öyle hiçbir şey yapmadan, konuşmadan, yan yana kendi işlerini yaptıkları sahneler. Bence bir ilişkinin gelebileceği en üst nokta bu, birlikte susabileceğin birisi. Hele bir sahne vardı ya, Min Jung'un aldığı pijama Seo Woo'nun boynunu kaşındırdığında Ha Won da oraya elini koyuyordu. Gözyaşları arasında "Şov yapma, kalk etiketi kes, kolun yorulacak bilmiyoruz sanki." dedim, evet. Oldu yani bu, yaşandı.

Başta Moon Ha Won olmak üzere hepsinin karakter gelişimlerini izlemek öylesine güzeldi ki. Ha Won'un Seo Woo'ya aşık olduktan sonra nasıl daha mutlu olduğunu, daha kaygısız olduğunu, o yanındayken hiç uğraşmadan uykuya dalabildiğini izlemek çok keyifliydi. Birbirlerine gerçekten iyi geldiler, iyileştirdiler ve yer edindiler. Seo Woo'nun Ha Won'la olduktan sonra evini ziyaret etmeye gidebilmesi de buna çok büyük bir örnekti. Arkasına dönüp Ha Won'u orada bulduğu an ise... Ha Won cidden sen seviyorum demesen de olur. 

Sinematografi efsaneydi. Norveç sahneleri, Seo Woo'nun sokağının gün batımındaki görünüşü, Seo Woo ve Ha Won'un üst geçitteki sahneleri, kiraz çiçekleri altında buluştukları sahne, Ha Won'un evi zaten başlı başına ve bahar karının yağdığı sahne... Estetik budur.



Dizinin müziklerinde aklımda kalan pek bir parça olmadı, genel olarak klasik müzik kullanıldığı için onlar dizi müziklerinden rol çaldı benim açımdan. Ama yine de güzel parçalar vardı, neredeyse hepsini de sıkça duyduk.
Ha Hyun Sang-Slowly Fall
Elaine-Rain or Shine
Jung Joon Il-Think It's You
Poetic Narrator-Who I Strolled With
Lasse Lindh-Be Your Moon

Sonuç olarak A Piece of Your Mind belki şimdiye kadar izlediğim tüm melodramlar arasında en yavaş olanı. Ama hani olur ya, bazen günlük hayatın arasında bir nefes almak isterseniz, ruhunuzu dinlendirme ihtiyacı duyarsanız, klasik müzik ve enfes manzaralarla hem gözünüzün hem kulağınızın bayram etmesini amaçlarsanız, bu dizi belki de doğru seçim olabilir. Bence bir şans vermenizde fayda var. İzleyeceklere, iyi seyirler!














"Herkes hata yapar. Doğa bile hata yapar. Ailem bir orman yangınında öldü. Genelde bunu insanlara söylemiyorum. Doğa bile hata yapar. Sorun değil. Bir şey değil."

6 Mayıs 2023 Cumartesi

Dizi Yorumu: Shopaholic Louis/Shopping Wang Louie


Herkese merhaba! Bugün konuşacağımız dizi 2016'da yayımlanan, sadece gerçek taste sahiplerince izlenen Shopaholic Louis. Taste sahibi şaka muhabbeti tabi ama cidden neden ismini bu kadar az duyduğumu merak ediyorum. Eski kdramaların güzel örneklerinden birisi bence. Şimdi enine boyuna konuşacak, inceleyeceğiz bu diziyi.

Aslında hala yazı paylaşmaya elim gidiyor diyemem. 6 Şubat'ın anıları deprem bölgesinde olan olmayan herkes için hala çok taze, hele ki o bölgedekiler için. Unutmayı, normalleştirmeyi hiç mi hiç istemiyorum. Bu bizim tarihimizin en büyük felaketlerinden birisi. Ama ne bileyim, yazı yazmak hep benim için bir terapi oldu sanırım. O yüzden ablam ve annemle izleyip yeni bitirdiğim bu diziyi sıcağı sıcağına yazmak uzun zaman sonra ilk defa bana iyi gelen, iyi hissettiren şeylerden birisi oldu sanırım. Bu yazıyı paylaşmak için beni motive eden de bu oldu. Kelimelerimle, kalemimle dokunabildiğim birisi varsa eğer, ne mutlu bana. Biraz iyi hissettirebilirsem, ne mutlu bana. Bu vesileyle deprem felaketinden etkilenen herkese tekrar baş sağlığı diliyorum.

Bu dizi için çok klişe değil diyemem, çıktığı senenin hit dizisi de değildi ama belki 2016 kadar devler ligi bir senede çıkmasaydı sesini biraz daha duyurabilirdi. Zaten orta halli bir romcomun başına gelebilecek en kötü şeylerden birisi DOTS, Signal, Another Miss Oh, Goblin, Weightlifting Fairy Kim Bok Joo, Moon Lovers, Hwarang, W Two Worlds, Uncontrollably Fond ve daha biiir çok hit dizinin olduğu 2016 yılında yayımlanmaktır. Ha hepsi harika diziler miydi, bence hayır. Ama hepsi çok konuşuldu ve çok izlendi. Öyle çok izlendi ki başka bir yapıma yer kalmadı. Bana kalırsa 2016'nın en iyi üçlüsü DOTS, Age Of Youth ve Weightlifting Fairy'ydi.

Diziye adapte olmanız için tek sıkıntı, ilk iki bölümde diziye çok alışamamış olmanız olacaktır muhtemelen. Çünkü ilk iki bölüm biraz zorlama geçiyor. Hem olayların ilerleyiş tarzı, hem karakterlerin akıl almaz saflığı falan derken biraz zorlar. Ama olaylara alıştıktan sonra izlemesi çok keyifli, dünyada hala iyi şeylerin olabileceğine dair umut veren, gerçekten renkli ve sizi gerçek hayattan belli bir süreliğine koparıp kendi renkli dünyasına çekebilen bir yapım olmuş. Çok tatlı, çok masum ve inanılmaz bir mod yükseltici. Bu yönden ilk iki bölüm dişini sıkan herkesin severek izleyebileceğini sanıyorum. Neşeli şeyler izlemek isterseniz kesinlikle birebir, çok seveceksiniz.


Shopaholic Louis/Shopping Wang Louis
Yönetmen: Lee Sang Yeob
Senarist: Oh Ji Young
Yayıncı: MBC
Bölüm Sayısı: 16 Bölüm
Yayın Tarihleri: 21 Eylül-10 Kasım 2016

Shopaholic Louis'in konusundan kısaca bir bahsedelim öyleyse. Altın Grup'un sahibinin biricik torunu olan Louis/Kang Ji Sung(Seo In Guk), annesi ve babasının talihsiz bir şekilde ölmesi sonucu yapayalnız kalır. Büyükanne kötü şansa sahip olduğunu ve torununun onun yanında kalırsa bir talihsizlik yaşayacağına inandığı için çok sevdiği biricik torununu Fransa'da kocaman bir şatoya gönderir. Yıllarca orada yaşayan Louis, büyükannesinin hastalanması üzerine Seul'e, onu görmeye gelir ancak bir kaza sonucu kayıplara karışır ve hafızasını kaybeder. O sırada çok uzak, elektriğin bile olmadığı bir kasabada yaşayan Ko Bok Shil (Nam Ji Hyun) kardeşinin Seul'e kaçması, birlikte yaşadığı büyükannesinin ise hayatını kaybetmesi üzerine kardeşini bulmaya Seul'e gelir. Louis'in kardeşinin kıyafetlerini giydiğini görünce belki Bok Nam'ı bulabilirim şüphesiyle Louis'i yanına alır ikisi için de yeni bir dönem başlar.

Senaristin diğer işleri yine bilinen, akmasa da damlayan denilebilecek ismini duyurmuş ve izlenmiş olan diziler; Do Do Sol Sol La La Sol ve My Secret, Terrius. Özellikle My Secret, Terrius pandemi döneminde çok konuşulmuş ve eskaza bir virüsten bahsetmiş olmasıyla komplo teorilerinin başrolüne oturmuştu, bilmeyen varsa da o ara öğrendi ahahahhaaha
Yönetmen Lee Sang Yeob ise birçok işte yer alsa da en bilinenleri Yumi's Cells, A Piece Of Your Mind, Familiar Wife ve My Holo Love

Bunları konuştuğumuza göre, başlayalım öyleyse spoiler konuşmaya.

Louis/Kang Ji Sung (Seo In Guk)

Yine şok olmalık bir bilgi, ama ben Seo In Guk'u adam akıllı ilk defa burada izledim. The Master's Sun'da izlemiştim de orada da yan roldü. Daha önce Reply 1997 izlerken diziyi yarım bıraktığım için zorunlu olarak veda ettim kendisine. Love Rain'de de çok yan roldü, Love Rain'i de sildim zaten hafızamdan, onun yerine başka şeyleri hatırlarsam daha hayırlı olur dedim, ne yeşilçam bir diziydi. Şimdiye kadar olan dizilerini de hiç izlememişim. Muhteşem bir oyuncu ya, her rolün kumaşını giymeyi çok iyi biliyor. Bu dizideki çocuksuluğunun, sevimliliğinin altından herkes kolay kolay kalkamaz.
Louis, tam bir fanus bebeği. Çocukluğundan beri kendine özel kahyası, emrindeki hizmetçileriyle yediği önünde, yemediği arkasında, kocaman bir şatoda tek başına büyümüş. Bunun doğal bir sonucu olarak da tam bir alışveriş tutkunu haline gelmiş. Para çok, ama yapabilecek bir şeyin yok, en iyisi alışveriş yapmak. Hatta eşyaların ona fısıldadığını söyleyen Louis işe yarar yaramaz her şeyi alıyor.
Bir kaza sonucu hafızasını kaybedip Bok Shil'le karşılaşınca da kızın bütün parasını yiyor zaten. Tam bir köpek yavrusu. Bok Shil'e koruyucusu gibi yapışıyor, büyük de saygı duyuyor. Zaten Louis'in en büyük özelliği vefalı olması. Sadece Bok Shil'i değil, ona iyiliği dokunmuş olan kimseyi unutmuyor.
Bok Shil'le aralarındaki saf sevgi, bir insanın bir başkasını karşılıksız sevmesi çok güzel işlendi. Hiçbir şeyi olmayan iki kişilerdi en başta. Zaten birbirlerine hissettikleri de çok doğal gelişti. Benzer hayatlar yaşamak zorunda kalan, aynı evde aynı şekilde yaşayan, yaşamak için çaba harcayan, kader arkadaşı denilebilecek bir durumdalar bir nevi. O yüzden aralarında zorunlu başlayan bu bir aradalığın önce koruma duygusuna sonra da aşka evrilmesi çok doğaldı. Zorlama hiçbir şey yoktu. İkisinin birbirlerine verdikleri değer de çok açıktı.
Çocuk gibi oluşu, saflığı, kim ne derse inanması falan böyle insanlar kaldı mı dedirtti bana. Böyle masum, hiç kimsenin kötülüğünü istemeyen, nazik bir hayat süren insanların olduğunu bilmek çok rahatlatıcı. Hayatındaki insanlara çok değerli olduklarını hissettiren, verdikleri en küçük parayı bile onu korur gibi koruyan, her zaman rahat etmesini, en iyi şekilde yaşamasını isteyen birisi Louis. Bu yönden de o kibirli ve aşağılayıcı tüm karakterlerden çok farklı bir yerde. Keşke bu tip karakterlerden daha çok olsa. Büyükannesine verdiği değer ve onunla olan sevimli ilişkisi de çok sevimliydi.
"Bana güven." repliği, "Bok Shil!" seslenişi, Maxim coffee sevdası, böcekten korkması, alışveriş tutkusunun bitmek bilmeyişi ile çok sevimli karikatürize edilen de bir karakterdi. Böcekten korkma sahneleri favorim ya, "hiii" diye kitlenip kalıyordu. Bu tiyatral yönleri aklımızda sağlam yer edinmesine de yarar sağladı. Ben Louis'i çok sevdim. Sevimliliği, çocuk ruhu, altından kalbi ve korunmaya muhtaç olacak saflığı benim kalbime dokundu. Seo In Guk'un ise hakkını vermek lazım. Louis'i bu kadar temiz bir şekilde çizebilmek, gösterebilmek büyük başarı. Işıltılı gülümsemesi, parıl parıl parıldayan gözleriyle on altı bölüm boyunca oynamadı, yaşadı.

Çok fazla ayağı varmış hahaha

Ko Bok Shil (Nam Ji Hyun)

Nam Ji Hyun'u sadece yarım bıraktığım Suspicious Partner'da izledim, oradaki ilk bölümlerdeki güçlü, neşeli karakterinin hastası olmuştum. Bir de Queen Seon Duk'ta Deokman'ın küçüklüğünü oynamıştı da ben de küçüktüm, çok az hatırlıyorum. Filmografisinde görmesem hatırlamazdım. Seyir zevki yüksek oyunculardan. Oyunculuğa çok erken başladığı için bu işin içinde pişmiş, yetişmiş bir oyuncu. O yüzden oyunculuğu göz dolduruyor, seviyorum.
Ko Bok Shil tam bir köyden indim şehre karakteri. Bu kadar salak karakterler sinirimi bozsa da bir süre sonra şükür toparladı. Büyükannesini kaybettikten sonra kaçak kardeşini aramaya Seul'e gelen Bok Shil, büyük şehrin acı yüzüyle karşılaştıkça bunu kendi yöntemiyle hallediyor. İçindeki iyiliği hiç kaybetmeyerek, hatta çevresindekileri de iyiliğiyle değiştirerek. Sadece çabalayarak. Kalbinin iyiliğiyle hep ileri gidebilmesi, hep kazanan olması da dizinin havasına uygun. Dizinin gidişatı içinde giyimi kuşamı değişse de kalbi hep baki kalıyor. Eskiden beri hep birilerine baktığı için Louis'i kabullenmekte hiç zorlanmıyor. Ama Louis'in sürekli "Bana güven." demesi onu çok rahatlatıyor. "Ben kimseye güvenmedim. Hep insanlar bana güvendi." diyor zaten. Louis'e inanmak, kendini bırakmak daha kolay geliyor onun için.
Louis'e gözü gibi bakıyor, o ne yapsa kızmıyor, onun rahat yaşaması için elinden geleni yapıyor. Onunla birlikte Bok Shil de çocuklaşıyor resmen. Bok Shil'le ilgili en sevdiğim şey de başından beri Louis'e olan koşulsuz şartsız güveniydi. Ne olursa olsun ona inanmayı hiç bırakmadı. Sadece Bok Nam'ın öldüğü haberi gelince yaşanan ayrılığı sevmedim, ama o da olur o kadar, kızın kardeşi ölmüş biliniyor o sırada ne yapsın.
Bok Nam demişken, bu Bok Nam dizinin bel kemiği olsa da hiç öyle olabilecek tıynette değil. Zaten bu çocuğun kendisine o kadar sene bakan, büyüten büyükannesiyle Bok Shil'e satış koyup Seul'e gitmesinden ve evren üzerindeki en salak çeteye katılmasından vatana millete ne derece hayırlı olduğunu anlayabilirsiniz. Gerçi saf da bir çocuk, yazık. Sevilesi bir tip yani. Matematik seviyemizin benzerliği güldürdü ahahahasha

Cha Joong Won (Yoon Sang Hyun)

Daha önce Secret Garden'ın Oska'sı olarak nam salan bu ajussi oradaki karizmasını orada bırakmış belli ki. Korkunç bıyığı, saçları ve o rezil kıyafetlerini hatırlamak bile istemiyorum...
Cha Joong Won sosyal açıdan oldukça sıkıntılı, etrafındakilere karşı da çok sert bir insandı. Bok Shil'e aşık olduktan sonra da bu çok değişmedi. Ama zaten çok olanağı olmayan, tek taraflı bir sevgiydi bu. Bok Shil'in de herhangi bir duygusu olmadığı ve olmayacağı çok belliydi. Cha Joong Won'un en sonunda bizimkileri abi sevgisi ve şefkatiyle korumaya kollamaya başlaması güzeldi ama finalde Bok Shil yan çarı bulur bulmaz hemen vurulması çok saçmaydı, bu kadar mıydı abi sevgin aşkın?

Baek Ma Ri (Lim Se Mi)

True Beauty'de çok havalı bir karakter olarak izlediğim Lim Se Mi'yi ilk When The Weather Is Fine'da izledim. Hatta Heartstrings'te de varmış da bende o kadar yok :P
Dizinin ateş olsa cürmü kadar yer yakar kötüsü olan Baek Ma Ri, yönetimden Baek Seon Goo'nun kızı ve Louis'in çocukluk arkadaşı. Ayran gönüllülüğü ve rüzgar estikçe yön değiştirmesiyle çok ciddiye alınacak bir tip değildi. Louis zenginken ona yazıldı, ölünce Müdür Cha'ya yanladı falan derken hepten ortada kaldı. Ben bunları yakışıklı dedektifle shiplemiştim ama çok olacak bir tip değillerdi, muhtemelen en son In Seong'a kalmıştır.


Bunların dışında Kahya Kim rolündeki Eom Hyo Seob, ulusun büyükannesi Kim Young Ok, Louis'in arkadaşı Jo In Seong'a hayat veren Oh Dae Hwan ve annesi rolündeki Hwang Young Hee, Altın Grup'ta çalışan ekip ve daha birçok yan rol hikayeye katkı sağlayıp ekranı doldurdular. Kadro sıkıcı kişilerden oluşmuyordu, ekran süresi alan herkes bir şekilde kendini izletiyordu.

Genel Yorumum

Dizinin bazı şeylerini sevmedik, bunları burada konuşalım.

Bok Shil'in sürekli kandırılması, dolandırılması, kimseye zerre ağzını açıp bir şey söylememesi bizi çok sinir etti. Yani tamam, köyden indin şehre ama insanın bir yerde de canına tak eder değil mi? O çantasını çalan teyzeyi kovalayıp sürekli elinden kaçırması, Louis'in salaklıkları falan cidden televizyonda izlerken boğulduğumuz yerli sitcomlara dönüyordu artık iş. Çok iyilik ve enayilik arasında çok ince bir çizgi var, bunu kaçırmamak önemli. O kaçma kovalama sahneleri de çok uzundu, bir ara ciddi ciddi tadı kaçtı işin. O dolandırıcı teyze hele? Yaş yetmiş ama iş bitmemiş, kaç yaşına gelmiş hala kelebek gibi uçup arı gibi sokuyo maşallah. Çok saçmaydı o teyze.

Bok Shil ve Louis'in ayrı olduğu bölümlerde Bok Nam'ın bulunmasından çok hoşlanmadım. Bence ilişkileri bunu atlatabilmeliydi ve Bok Nam'ı daha sonra bulmalılardı. Böyle sanki, Bok Nam öldüyse ayrılmalıyız ama yaşıyorsa birlikte olabiliriz demişler gibi oldu. İlişkilerinin bu fırtınayı atlatabilmesi gerekiyordu bence. Kill Me Heal Me bunu çok iyi işlemişti mesela. Cha Do Hyun ve Oh Ri Jin'in de ortak geçmişleri çok travmatikti ama bunun üstesinden gelmeyi bilmişlerdi. Bence Bok Nam olayı da böyle işlenebilirdi.

Dizi çok keyifli ve heyecanlı ilerlerken 11. ve 14. bölümler arası biraz tempoyu düşürdü. Bir iki bölümü ittire ittire gitti benim açımdan. Hani öyle çok durağandı falan diyemem ama bir önceki bölümler dolu dizgin ilerlerken bu tempo düşüşü çok bariz hale gelmişti. Neyse ki finale doğru toparladılar.

Senaryoda birkaç sıkıntı daha vardı izlerken ama şimdi çok hatırlayamadım.


Pekii, gelgelelim neleri sevdiğime.

Louis ve Bok Shil'in iyi niyetleri, dünyaya karşı hep iyimser, hep güler yüzlü oluşları beni çok etkiledi. İçimde bir yerlere dokundu. Bir de genelde kadınlar için böyle portreler çizilmesine alışığız, erkeklere ise kibirli, soğuk ve kadın karakterin sonsuz iyiliğinden eninde sonunda etkilenen bir rol çizilir. Ama burada Bok Shil ne kadar iyi ve tatlıysa, Louis de en az onun kadar saf kalpli ve sevecendi. Yukarıda da bahsettiğim gibi bu kadar sık dolandırılmaları ve haklarını aramamaları sinirimi bozsa da totale bakıldığında bu iyilikleri bir yandan da sıcacık hissettirdi.
Bok Shil'in iyi niyetinin birlikte çalıştığı, alt kat komşusu olan kadını da etkilemesi yine Bok Shil'in iyiliğine yapılmış minik bir atıftı. Başta son derece bencil olan, etrafındaki kimseyi umursamayan ve bana dokunmayan yılan bin yaşasın kafasında olan bir kadının, ev cinayetten sonra tekrar kullanıma açıldığında Bok Shil gelmeden temizlik yaptığını gördük, sırf yardım olsun diye. Orası cinayet mahalli olduğunda Bok Shil ve Louis'i evinde yatırması var bir de.
Bu dizi bir insanın, başka bir iyi insanla karşılaşınca dünyanın nasıl bir yer olabileceğinin hikayesi. Louis, Bok Shil'e rastlamasaydı belki hayatı bir daha asla aynı olmayacaktı.

Eski dizilerde daha çok olurdu bu, şimdi çok yok ama hikayenin küçük sembol eşyaları ya da küçük nüansları bence hikayeyi çok daha akılda kalıcı kılıyor. Louis'in Maxim coffee aşkı (dümdüz kahve arkadaşlar, denendi onaylandı.) penguenli müzik kutusu, pazar date'leri, "Bana güven." sözcüğü, Louis'e fısıldayan kıyafetler, Busan falan derken uzar gider liste. Bir de animasyonlar ve ses efektleri tatlıydı. Böyle küçük, kilit anlar bence cidden çok akılda kalıyor ve sevimli oluyor.

Dizi klişe değildi demek zor ama kullanılan klişeler de dizinin o masalsı havasına çok uygundu. Yormadı, bıktırmadı resmen şeker tadındaydı. Kötülerin basiretsizliği, bir iş becerememesi falan çok komikti. Bilirsiniz ki entrikası bol dizilerde iyiler çok iyiyken kötüler şeytanın sol bacağıdır ve her şeyi duyarlar, önden her şeyi hallederler falan. Ama burada Baek Seon Goo'nun görevlendirdiği adamın parasını çaldırması, yanlış adamı kaçırması, gidip bir de trafik kazası yapması falan düpedüz komikti ahahahsha Böyle beceriksiz kötü mü olur dedirtti. Bu yönden izlemesi çok rahattı. Bir hareket var, kötüler de var, ama bir halt beceremeyecekleri çok belli olduğu için gerilmiyorsun. Hikaye akışı için de aynı şey geçerli. Son bölümlere zoraki bir ayrılık sokarlar mı diye bekledim, ama asla öyle gereksiz aksiyonlar almadılar. Zengin-fakir çatışması da hiç yok gibiydi. Hem ajummalar, hem Bok Shil ile Louis'in ailesi hiç bu konuda kriz yaşamadılar.

Dizinin finali çok sevimliydi. Her şeyi net bir sona bağlamaları, olayları titizlikle çözmeleri çok temiz bir bitiş olmuştu bence. Ha tabi finalde düğün de dahil pek çok şeyi görmek isterdik ama bu haliyle de mis gibi mutlu son işte. Özellikle Louis'in köpeği Koboshi'nin ismini koyma hikayesi çok dokunaklıydı bence, önceden tanışma işlenecekse böyle işlensin. Aynı zamanda bu sahne Bok Shil için de çok önemli bir sahneydi çünkü anne ve babasının nasıl göründüğünü hiç mi hiç hatırlamıyordu. Büyükannenin ölmesi beni bir miktar üzdü, Louis'nin ise başkan olduğunu görmeyi çok isterdim. Bunun dışında yüzde tebessüm bırakan, sanki ertesi hafta yeni bölüm yayınlanacakmış gibi şovsuz, mis gibi bir final bölümüydü.


Benim için dizi müziklerinin yıldız ismi Monsta X'in The Tiger Moth'u olsa da tüm parçalar çok güzeldi.
Kim So Hee-Navigation
Umji-The Way
Juniel-The Time
SunBee-Hello
Ju Yoon Ha-Love Is
Gyepy-Falling Slowly
Monsta X-The Tiger Moth


Shopaholic Louis, dünyanın daha iyi bir yer olduğuna inanmak istediğinizde, hayattan bir iki saatliğine soyutlanmak istediğinizde, ekran başından tatlı bir gülümsemeyle ayrılmak istediğinizde başvurabileceğiniz en doğru seçenek. Büyük büyük kötülükler, dokuz canlı kötüler, entrikalar ve çözülemeyen düğümler yok. Sadece Louis'in şirinliği, Bok Shil'in azmi kalıyor size. Tavsiyemdir!









Louis ve Maxim aşkı.








"Hayatta her sözüne inanan tek bir kişinin olması yeter insana."




"Her insanın dününü nasıl yaşadığı, bugününden bellidir."