1 Şubat 2022 Salı

Dizi Yorumu: Just Between Lovers/Rain Or Shine



Herkese kocaman selamlar! Bugün burada son zamanlarda en çok seve seve izlediğim, gece aklımda kurup rüyalarıma girecek kadar kafama taktığım, nefesimi tutup izlediğim Just Between Lovers'dan bahsedeceğim. Yazı olarak biraz farklı bir tarz belirledim, sevdiklerim sevmediklerim diye ayırmak yerine bütün olarak dizi hakkında konuşacağım.

Öncelikle Just Between Lovers benim notlar alarak izlediğim tek dizi. Bazen durdurup bir repliği hakkında bile dakikalarca düşündüğüm oldu. Metinlerin altını okumak gereken, çok fazla anlam yüklü bir dizi. Beni o kadar çok etkiledi ki. Her bir karakteri hakkında saatlerce konuşabilirim.

2018 yılında çekiliyor Just Between Lovers. 16 bölüm olarak planlanıyor. 2017 Aralık'ta başlayıp, Ocak sonunda bitiyor. Secret Love'ın da senaryosunu yazarak ciğerimizi söken Yoo Bo Ra oturuyor senarist koltuğunda. Yönetmen ise, Kim Jin Won. 

Just Between Lovers'ı öneriyor muyum? Hayır, herkese değil. Komedi, romcom ya da fantastik sevenler diziyi ilk bölümden "yarım bırakılan diziler" çöplüğüne gönderecektir. Dizide adapte olamayacağınız, kendinizden bir parça bulamayacağınız hiçbir karakter yok. Evet biliyorum, seviyoruz içinde goblin, uzaylı, 4. prens, bin yıl önceden ya da sonradan gelen zaman yolcuları olan dizileri. Ben de çok seviyorum, bakmayın böyle dediğime. Lisede en sevdiğim dizi Stars ve Queen In Hyun's Man'di benim. Ama ekranı kapattığımızda orada kalıyor işte. Ama bu dizi öyle değil. Gang Doo, hayatını sürdürmeye çalışan alt komşunuz. Moon Soo, ara sıra durakta karşılaştığınız ama nasıl bir hayat yaşadığını bilmediğiniz o sessiz kadın. Büyükanne, sürekli sokakta gördüğünüz ama ismini bilmediğiniz o kişi. Dizideki hiçbir karakter hayata ait olamayacak kadar gerçeküstü değil, hepsi hayattan. Ama cidden dram içeren bir hikaye. O yüzden bu dizi dram sevenler için, ağır akan gerçekçi hikayeleri sevenler için, hayata dair tespitlerin olduğu hikayeleri sevenler için büyük bir lütuf adeta. Ben çok sevdim Just Between Lovers'ı. Umarım siz de seversiniz.

Spoiler olan bölgeye geçmeden önce konu hakkında kısacık bir bilgi vereyim. Dizi, hayatları çok büyük bir felaketle kesişmiş olan insanların, yıllar sonra tekrardan, bir şekilde karşılaşmalarıyla başlıyor aslında. Bu felaketin herkesi nasıl etkilediğini çok çarpıcı şekilde anlatıyor Just Between Lovers. Yıllar önce yıkılan bir alışveriş merkezinde göçük altında kalan iki kişi Gang Doo ve Moon Soo. Birisi bu kazada babasını, diğeri ise kız kardeşini kaybediyor. Zamanla bu hiç iyileşmeyecek gibi olan yaralarıyla yaşamaya alışıyorlar ancak ikisi de yıkılan alışveriş merkezinin olduğu arsaya yapılacak olan yeni binanın inşaatında çalışmaya başlayınca ve birlikte ölenlerin anısını yaşatmak için yapılacak anıtı tasarlama görevini üstlenince geçmişlerini tekrar anımsamaya ve yaşamaya başlıyorlar adeta.

-spoiler zone.-


Lee Jun Ho, sen nasıl bir oyuncusun? Junho hepimizin tanıdığı 2PM Junho, ancak oyunculuğunun bu kadar iyi olduğunu hiç bilmiyordum. On altı bölüm boyunca oynamadı, Gang Doo'yu yaşadı.
Lee Gang Doo, futbolcu olma hayalleriyle büyüyen bir çocuk. Ancak babasıyla gittikleri alışveriş merkezinin çökmesi üzerine bacağı çok ciddi bir şekilde yaralanıyor, babasını ise kaybediyor. Zaten kazadan çok önce de annesini kaybettiği için ailesinde yalnızca küçük kız kardeşi kalıyor. Bu kazadan sonra Gang Doo kendisini doktor olmak isteyen kardeşine adıyor, sadece günlük olarak yaşamaya başlıyor. Peki bu emeğin karşılığını da alıyor mu derseniz, yok. Ha duvar ha Gang Doo'nun kardeşi yani, o kız da bir değişik... Kazadan sonra borç alıyor ve günlük işlerde çalışarak borcunu ödemeye çalışıyor. Hayatı yalnızca bundan ibaret.
Hiç mükemmel bir insan değil, güçlü durmaya çalışan, kendini dış dünyaya kapatmış bir insan. Sanki o kazayla birlikte tüm hayatını gömmüş. Herkesle dalaşıyor, kavga ediyor, kimseye iyi tek bir şey söylemiyor. Ama aslında çok iyi bir insan. Etrafındaki herkese, hele onunla hiç ilgilenmeyen kız kardeşine karşı dünyalar iyisi bir insan. Kaldığı pansiyonun sahibinin oğlu Sang Man'a, Büyükanneye, Mary'ye karşı. Gang Doo'yu bu kadar sevmemin sebebi de buydu sanırım. Hiç mükemmel değil. Diğer dizilerdeki gibi über zengin değil, babasından kalan bir şirketi yok, kadınların etrafına pervane olduğu ama onun hepsini aşağılayarak yerin dibine soktuğu o toksik tiplerden biri ise hiç değil. Kendi halinde, yaralarıyla yaşamaya çalışan, nefes almaya çalışan bir karakter. Karakter demeye bile dilim varmıyor, öylesine ete kemiğe bürünmüş ki... Sadece, insan.
Dizi boyunca, "Keşke kocaman sarılsam." diye düşündüm. "Keşke Gang Doo'ya kocaman sarılsam." Kaldığı odayı gördüğümde, nazlanacak kimsesi olmadığını düşündüğünde, hastayken tek başına çabaladığını her gördüğümde böyle düşündüm, keşke sorun olmadığını söyleyebilsem. Gang Doo hep etrafımızda gördüğümüz ve bahtsız dediğimiz insanlardan. Hani olur ya neye elini atsa elinde kalır, çırpındıkça batar. Son bölümlerde bir repliği vardı Mary'ye, içimi acıttı. "Dibin kaç katı var?" diye soruyordu. Daha ne kadar dibe batabilirim ki? Hayatı gittikçe daha kötüye gidiyor gibi görünüyor, çabaları fayda etmiyor sanki. Gang Doo o yüzden, bilindik çizgi romanları sevdiğini söyleyen Moon Soo'ya kendini anlatıyor. "Çünkü iyiler kazanıyor ve çabalar her zaman karşılığını veriyor." Ah Gang Doo!
"Ben eskiden sadece bugünü düşünürdüm. Ha Moon Soo ile tanıştıktan sonra, yarını merak etmeye başladım." bunlar Gang Doo'nun, Moon Soo hakkında söyledikleri. Ona tekrar umut etmeyi, sevmeyi, sevilebilmeyi hatırlatan Moon Soo.


Won Jin Ah hayat veriyor bu role de. Kendisini daha önce izlemedim ama burada gördüklerimle söyleyebilirim ki oyunculuğu vasat. Bu dizide göze çarpmadı çünkü zaten duygularını çok belli etmeyen, güçlü durmaya çalışan ifadesiz bir rol oynuyordu. Sadece başkalarını mutlu etmek için takındığı o sahte gülüşü çok başarılıydı mesela. Ama cidden iyi performans sergilemesi gereken yerlerde, ilk bölümlerde bir patlama yaşayıp annesine içindekileri söylediği sahnede veya bağırarak ağlaması gereken yerlerde oldukça kötü olduğunu söylemek zorundayım. Bu tip rolleri kurtarır ama çok derinlikli, neşeli bir karakteri oynayabileceğini pek sanmam. Burada sahte gülümsemeleri ve vakur tavrı ile rolüne yakışmış.
Moon Soo da aynı alışveriş kazasında kardeşini kaybediyor. Aynı zamanda kendisi de enkaz altında kalıyor hatta Gang Doo ile ilk orada tanışıyorlar ancak Moon Soo'nun hafızasını kaybetmesi üzerine bir daha hiç görüşemiyorlar.
Moon Soo, Gang Doo'nun aksine savaşmaya, hayatta kalmaya çalışıyor. Mimarların verdiği planlar üzerine maketler yapıyor Moon Soo. Ancak verilenlere motamot uyarak sadece model yapmıyor, hesaplıyor ve binaların sağlam olması için gerekirse mimarı uyarıyor. Kardeşi gittikten sonra içkiye başlayan annesini toparlamaya çalışıyor, işlettikleri hamamla ilgileniyor, her şeyi ailesi için yapmaya başlıyor yani. Gang Doo kadar umutsuz olmasa da onun da hayatından çok bir beklentisi olduğu söylenemez. Oldukça kararlı ve olgun biri aynı zamanda. Hiçbir zaman bocalamadı, kimseye kulak asmadı ve her zaman doğru olduğu şeyi yaptı. Ne istediğini bilen karakterlere öyle hasret kalmışım ki Moon Soo'ya sarılıp bırakmamak istedim. Mesela onu en takdir ettiğim yerlerden birinde şirket yemeğinde elini yaktığında, daha kıdemli birisi "Neden hepsini orada pişiriyorsun ki?" diye çıkışmıştı. Başka birisi olsa susar, özür dilerdi çünkü hep öyle gördük. Ama Moon Soo susmadı, konuştu. "Çünkü sen orada duman olmasın diye hepsini burada yapmamı söyledin sunbae." Yürü be Moon Soo! Yalnızca son bölümlerde kendini suçlaması mantıksızdı. Eh o kadar kusur, Moon Soo'mda bile olur. 

Bir aile üyesini kaybetmek çok acı, tarifi imkansız bir acı. Hele ki böyle bir felakette olması bunun, tahayyül bile edilemez diye düşünüyorum. Kalanlar için acının boyutu bambaşka oluyor. Moon Soo'nun durumunda ise daha beter çünkü Moon Soo kardeşini yalnız bıraktığı için kendini suçluyor. Aynı zamanda açık açık söylemese de annesinin de onu suçladığını hissediyor ve Moon Soo, hayatta kalan olmanın dayanılmaz acısını her gün hissediyor. Ailede bir kardeş hayatını kaybettiğinde, hayatta kalan da kimliğini kaybediyor bence. Anne ve babanın acısını hafifletmek için her şeyi denemek, kendinden feragat etmek zorunda kalıyor hayatta kalan.
Kardeşinin ölümü üzerine, babasıyla da ayrı yaşamaya başlayan annesi, babasından boşanmak istemiyordu. Sebebi sorulunca da, "Hiç tanışmamış gibi olmayız ki. Mutlaka kaybettiğimi hissederim." diye yanıtlıyor. Burada diziyi durdurup sadece bu replik hakkında dakikalarca düşündüm. Bunu hiç böyle düşünmemişim. Hayatımızdan sayısız insan geçiyor. Bazıları giriyor ve hayatımızda kalıyor, bazılarını ise ne kadar tutmak istesek de tutamıyoruz. Kayıp gidiyorlar. O insanlar gittiklerinde hiç tanışmamış gibi olmuyoruz, mutlaka hissediyoruz. Kaybettiğimizi hissediyoruz. 


Gang Doo ise bu durumun bir benzerini ama daha ağırını yaşıyordu. Hem annesini hem babasını kaybettiği için kardeşinin tüm sorumluluğu kendine kalmış, hiçbir hayalini gerçekleştiremediği için kendinin kardeşinin hayalini gerçekleştirmeye adamış, kaybolmuş bir çocuk. Kazadan sonra yaşamayı bırakmış, sadece nefes almış. Kardeşinin niye Gang Doo'ya karşı bu kadar sert olduğunu da asla anlamadım. Hayatında kaybettiği insanların tüm sinirini, öfkesini Gang Doo'dan çıkarıyor gibiydi. Sanki alışveriş merkezini bu çocuk mu yıktı??? Çocuk kendini parçalamış kardeşi okusun, doktor olsun, iyi bir hayatı olsun diye kıza bak. Yani kardeşi Gang Doo'yu seviyor, sevmiyor değil ama... Gösterme şeklinde problem var. Ciddi bir problem hatta. Çocuk hastayken bile sanki abisini kurtarmak istiyor gibi değil de sırf kendisi ailesinden bir kişiyi daha kaybetmek istemediği için, yine kendisi için Gang Doo'yu kurtarmak istiyor gibiydi bence. 

Kendisi için kurtarmak deyince burada bir parantez açalım. Büyükanne eğer yaşasaydı, ameliyattan sonra tüm her şeyi, tüm hayatını unutacaktı. Mary, büyükannenin ameliyat olmamak istemesine saygı duyuyordu ve onun anıları olmadan yalnızca boş bir kabuk olacağını söy    lüyordu. Gang Doo ise yine de zorla büyükanneyi hastaneye yatırmak istediğini söylüyordu. Bu kısım da beni epey etkilemişti, notlara bakarken hatırladım. Eğer büyükanne o ameliyattan kimseyi hatırlamadan çıksaydı acaba yine de aynı insan mı olurdu? Adını bilmiyor, kimseyi tanımıyor, Gang Doo'yu hatırlamıyor... Bence ona aynı kişi diyebilmek gerçekten zor olurdu. Anılar, bizi biz yapan şeyler.


Dizinin ikinci karakterlerine de birlikte yer verelim. Aklımda hep Classic'teki haliyle kalacak olan Lee Ki Woo'nun hayat verdiği Seo Joo Won kendine ait bir mimarlık şirketi olan bir mimar. Babası yıkılan alışveriş merkezinin mimarıymış ve kazanın tüm sorumluluğunu aldıktan sonra intihar etmiş. Seo Joo Won'da tam bu yüzden onun ayak izlerini takip edip, yıkılan alışveriş merkezinin yerine yapılacak Biotown'ı tasarlarken ekstra dikkatli, ekstra titiz davranıyor. Moon Soo'yla önce Biotown'ın maketini yaparken sonra da anıt park projesi için birlikte çalışmaya başladıklarında hoşlanmaya başlıyor Moon Soo'dan. Çok düzgün, iyi kalpli ve kibar birisi. Birçok yönden mükemmele yakın bir insan. Zaten dizinin en büyük krizi de bu adamın mükemmelliğinden çıktı. Moon Soo'nun her fırsatta kızı suçlayıp duran annesi, Joo Won'u çok beğenip kızı onunla birlikte olsun diye kıza ısrar etti de etti, Gang Doo bu muhabbete şahit olunca kendini geri çekmek zorunda hissetti (Moon Soo'nun babasının da kendine pek de bayılmadığını da göz önüne alınca) ve sonrasında da başındaki bir sürü dertten dolayı kendini çekti de çekti. Olayların tatlıya bağlandığı bir bölümde, Moon Soo Joo Won'a baktığında, "Bakma, kıskanıyorum." diyordu Gang Doo. "Benim bakış açımdan bile çok havalı bir adam. O yüzden, bakma." Yerim seni Gang Doo!

Daha önce Moon Lovers'ta izlediğim Jang Han Na ise Joo Won'un hem eski sevgilisi, hem de Joo Won'un annesinin Joo Won'a iyi bir hayat verebilmek için babasıyla evlenmesi üzerine karışık bir şekilde oluşan ailesinin bir üyesi. Kötü bir şekilde bitmiş ilişkileri, Jung Yoo Jin abisini ve şirketini seçmiş. Çelik gibi sağlam, sarsılmaz görünen ama çok yalnız bir kadın. Hala Joo Won'a aşık. Kang Han Na ya kötü rollerde, ya da böyle sert imaj çizen ikinci rollerde oynuyor. Daha farklı rollerde görmek isterdim kendisini. Yoo Jin ile ilgili en sevdiğim şey dizinin kötüsü olmamasıydı sanırım. Hep olur ya, klişedir, ikinci kadın karakterler bolca kötülük yaparlar. Ama hayır, hayatta böyle tamamen kötü, tamamen iyi hiçbir insan yok ki. Hepimiz biraz iyi biraz kötü olan insanlarız. Yoo Jin'de hatalar yapmış bir kadın, ama kötü değil. Hatta Moon Soo ve Gang Doo arasındaki ilişkiye katkı sağlamışlığı bile var. Gang Doo ile olan ve birbirlerine tavsiye verdikleri arkadaşlıkları da sevimliydi bence. Ayrıca ilk bakışta Gang Doo'nun epey hasta olduğunu anlaması da nereden baksam alfalıktı.

Bu arada ben hep klişelerden alışık olduğum üzere umduğunu bulamayan Joo Won'un tekrar Yoo Jin'e döneceğini sandım ama son sahnede, Joo Won'un atölyede karşılaştığı kadınla çok zekice bir ters köşe yapıldı aslında. Hayat da böyledir. Gidenler geri gelmez, hayatımıza devam eder ve yeni insanlarla tanışırız. Gerçekten çok zekiceydi, ucunun açık kalması ise ayrıca güzeldi. O kadar küçücük bir sahnede bile harika bir mesaj vardı. Daha önce douglas çam ağacıyla çalışan Joo Won, ağacın büküldüğünü söylüyor, çam ağacının bükülüp bükülmeyeceğini soruyordu. Kadın gülümseyip şöyle diyordu Joo Won'a, "Böyle düşünüyorsan metaller koyup beton döksene. Ağaçlar bükülür ve yıpranır. Biz ise bunları göz önünde bulundurup çalışmak zorundayız."


Dizinin en altı dolu karakterlerinden birisi Büyükanne. Gençliğinde Gang Doo'nun borç aldığı tefeci olan Büyükanne, daha sonra bu işi bırakıp yasa dışı olarak doktorluk yapıyor. Yabancıları, sigortasızları, Mary'nin gece kulübünde çalışan kızları falan tedavi eden merdivenaltı bir yeri var. Ancak Gang Doo'yu kanatları altına alıyor ve onu asla bırakmıyor. Gang Doo'yu nasıl evladı gibi sevdiğini görünce öyle duygulandım ki. Ona her zaman destek olan, akıl veren, en güvendiği kişiydi Gang Doo'nun. Onları böyle görünce aklıma Du Sik ve Gam Ri geldi, büyükannenin Gam Ri'yle aynı sonu paylaşması tadımı kaçırdı... Büyükanne, Gang Doo'ya öyle güzel yol gösteriyordu ki her zaman. Moon Soo'nun tanıştıklarını hatırlamadığını, ona söylemesi gerekip gerekmediğini bilemeyen Gang Doo'ya şöyle diyordu. "Yüksek sesle ağlayan, en çok acı çeken değildir." Belki o da böyle teselli etmiştir kendini diyordu yani, örterek, unutarak. Hangimiz yapmıyoruz ki bunu.
Gang Doo için önemi tartışılmaz bir insan büyükanne. Keşke daha fazla görebilseydik. Şu muhteşem repliğini bırakmadan ayrılamam. "Her şeyin daha güzel olacağını umarak, hep unutmayı bekleyerek yaşadım. Sonunda ne fark ettim biliyor musun? Öyle bir gün gelmeyecek. Zorlayarak olacak şey değil. Akışına bırak gitsin. Hüzün ve acı hep yanı başımızdadır. Onu kabullenmekten başka ne yapabiliriz ki?"


Bir diğer muhteşem karakter ise Sang Man. Gang Doo'nun kaldığı pansiyonun sahibi, annesi ve Gang Doo olmazsa yaşayamayacağını söyleyen, Gang Doo'dan büyük olmasına rağmen ona "Hyung." diyen dünyalar tatlısı bir insan. Bir bölümde her zaman çok ağır ayakkabılar giydiği söylüyordu Sang Man. Moon Soo neden o kadar ağır ayakkabılar giydiğini sorunca, hafifliğin tadına varmak için giydiğini söylüyordu Sang Man. Tıpkı dizinin vermek istediği mesaj gibi. Acılar var, hüzünler var ama bunların hepsi gerçekten yaşadığımızı hissetmemiz için var. 
Gang Doo için adeta ikinci bir kardeş olmuş, ona kendi hayatıymış gibi bağlı Sang Man. Birlikte çatıda içiyorlar, çizgi romanlar okuyorlar, yemek yiyorlar. Hiç çıkar ilişkisinin güdülmediği öyle güzel bir ilişki ki Gang Doo ve Sang Man'ın ilişkisi... Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle izledim bölümleri. Son bölümde annesinin ikisini de yemeğe çağırması önce kulak asmayıp sonra iki kardeş gibi aynı anda fırlamaları içimde bir yerleri yaktı resmen.



Dizi temelde, hiç kimsenin cesaret edip de dokunmadığı insanların hayatlarını açıyor bize. Toplumun dışına itilen, bir felaketle bir anda hayatları kabusa dönmüş insanların. Ömür boyu kapanmayacak yaraları olan, çok incinmiş insanların. Kaderin rüzgarının oradan oraya savurduğu insanların. Sırf bu yüzden de benzerlerinden çok farklı, çok ayrı bir dizi benim için. Çok ütopik, binde bir olan dramları da konu almıyor, bizim gözümüzü kapattığımız gerçeklerden bahsediyor aslında. Bizim için de çok uzak değil depremde yıkılan binalar, son bulan hayatlar. 
Dizideki herkesin yaraları var. En tahammül edemediğimiz karakterlerin bile. Eski bir tefeci olan büyük annenin, babasının intiharını hiç unutamayan Joo Won'un, güçlü durmaya çalışsa bile ona hiçbir zaman insan gibi davranmayan müşterilerle uğraşmak zorunda olan Madam Mary'nin, yapayalnız kalmış olan Yoo Jin'in, Moon Soo'nun en yakın arkadaşı olan Wan Jin'in ve Wan Jin'in yardımcısı olan Jin Young'un. Çünkü hayat da böyle. Küçük ya da büyük hepimizin yaraları var, çabaları var ve mücadele ediyoruz. 
Moon Soo ve Gang Doo da bu afetle geri dönülmez biçimde yaralanmış olan insanlar. Yaraları hem kapanmıyor hem de yıkılan alışveriş merkezinin yerine dikilecek olan yeni binanın inşaatı için çalışırken her gün tekrar açılıyor adeta. Hayata tutunmaya, tekrar iyileşmeye çalışıyorlar. Gang Doo bunu Moon Soo'yla beraber yapmaya başlıyor. 

Biotown şantiyesinde, ölenler için hiç gözükmeyen bir yere koyulan ufacık anıtı parçalarken Gang Doo, ne kadar da hınçlanıyor. Tırnakları morarana kadar sallıyor baltayı. O kadar iyi anladım ki bunu neden yaptığını. Bununla birlikte baştan yapılması gereken bir anıt çıkıyor ortaya. Anıt için Seo Joo Won Moon Soo'yu görevlendiriyor ve şantiyede çalışan Gang Doo ile birlikte çalışıyorlar. İkisi de bu felaketin izini hala silemediği için anıt fikrine mesafeliler. Gang Doo mermer seçerken diyor ya hani, "İsimleri güzel bir taşa kazımanın ne anlamı var?" Bunu deyince mermer dükkanı sahibi onların hiç acı çekmemiş toy insanlar olduğunu sanıyor. Ama gerçekten ne anlamı var? Hiçbir şey telafi edilmiyor, ölenler geri gelmiyor. Mermer olmuş veya olmamış ne fark eder ki?
Aynı zamanda böyle olaylarda tek kurban ölenler olmuyor maalesef. Moon Soo, ölenlerin yakınlarını teselli ederken gördüğümüz üzere ailelerinden birini kaybeden herkes dağılıyor. O yüzden Gang Doo, tek kurbanların ölenler olmadığını düşünüyor. "Tek kurbanlar ölenler değildi. Ölen oğlunun eve gelmesini on yıldan fazla beklemiş, öldüğünü fark etmemiş. Unutmuş olabilir mi? Yaşamak zorunda kalanların acılı hayatlarını nasıl telafi edecekler?"



Moon Soo ve Gang Doo arasındaki ilişki çok güzel işlenmişti. Anıtı birlikte yapma fikriyle yakın oldular ve sonra birbirlerinin hayatlarına sızdılar. Gang Doo onu hatırladı, Moon Soo ise Gang Doo'yla ilgili şeyleri öğrendikçe daha çok yaklaştı aslında ona. Hiç bocalamadı, o mu bu mu diye düşünmedi. İlk andan beri kimi istediğini bilen bir kararlılıkla Gang Doo'nun peşinden gitti. Gang Doo'yu, büyükanne öldüğünde bile yalnız bırakmadı, o git demesine rağmen gitmedi. Ana karakterin bu kadar net bir kararlılıkla kadın başrolü geri çevirdiğini ilk defa izledim, iki bölüm falan kız ne dese ne yapsa da Gang Doo asla dönüp bakmadı. Ama en sonunda süngüsünü indirmesi, Moon Soo'nun elini tutup, "Git diyorum. Şimdi gitmezsen, bu eli bir daha bırakmayacağım." demesi hepimize derin bir nefes aldırdı. Moon Soo ona sarılıp saçlarını okşadığında Gang Doo'nun da bizim kadar derin bir nefes aldığı kesin. Nasıl iyileşiverdi hemen, zorluklarda birisine sırtımızı yaslamak ne kadar güven verici bir his. Gang Doo gibi her şeyle tek başına mücadele etmiş tek başına savaşmış birisi için ise daha büyük bir olay.
Moon Soo'nun son bölümlerde suçluluk duyduğu için Gang Doo'yu terk etmek istemesi, Gang Doo'yu düşündüğü içindi. Ama bence yine de her şey için kendine bu kadar yüklenmesi doğru değil. Çok kaderci bir düşünce yapısına sahip değilim ama bir yerde olacak olan oluyor. Gang Doo da her şey için kendisini suçlamanın çok saçma olduğunu anlatıyor Moon Soo'ya. Hasta olduğunu söylüyor, bu sayede aralarındaki küslük çok uzamıyor.
Bu arada bu bankadaki adam şantiyede "Bu adam bir katil!" diye bağırıp Gang Doo'yu suçladığında Moon Soo'nun dinlemeden çekip gitmesine hem çok şaşırmış ve çok üzülmüştüm hiç onluk bir hareket değildi çünkü. Sonradan anladık ki aslında Gang Doo'yu suçladığı için değil olayları düşünmek için gitmiş, hatta bankacıyla konuşup özür dilemesi için diretmiş. Ama bir anlat, bir dinle değil mi? Ne oldu sonra, iki bölüm boyunca peşinden koştun adamın.


Sevgi iyileştirir dedik değil mi? Osho bile, "Sevgi simyadır, seni değiştirebilecek şeyleri sev." demiş nihayetinde. Moon Soo ve Gang Doo'nun ilişkisinde de aslında birbirlerini sevmenin onları nasıl değiştirdiğini gördük. Moon Soo o sahte gülümsemelerini bir kenara bıraktı ve kendini dış dünyaya açtı. Kardeşi öldüğünden beri hep annesini toparlamak için uğraşmış ama hiç sonuç vermemiş çabaları. Gang Doo ile ise kendisi için çabaladı, kendisi için uğraştı kıza resmen yaşama sevinci geldi birden. Hal ve tavırlarında bile fark edildi o. Buluşacakları günlerde makyaj falan yapması ne kadar şirindi mesela, içi kıpır kıpırdı. Moon Soo geçmişini iyileştirmemiş, sadece üstünü örtmüş, yok saymış. Ama Gang Doo ile birlikte o kabuğu attı, tedavi de etti o yarayı. 
Gang Doo ise daha bambaşka yaşadı değişimini. Sahte bile olsa gülmeyen adam güler, şakalaşır ve hayattan zevk alır oldu. İlk defa kardeşi için değil, Mary için değil, büyükanne için değil kendisi için Moon Soo için endişelendi, bencil olup "Hastayım!" diyebildi mesela. Ya daha ötesi var mı, Gang Doo, Moon Soo'yla tanıştıktan sonra yarını merak eder oldu. Bir insan bir başkasına bu denli iyi gelebilir mi?

Birlikte lunaparka gittikleri sahne, çatıda oturup kitap okurken Gang Doo'nun Moon Soo'yu izlemesi ve gülümsemesi, birlikte bir tır bile kullanmaları ve Gang Doo'nun Moon Soo'nun fotoğrafını çekmesi, yine oğluşumun Moon Soo'ya "İyi değilsen iyi değilim de. Ufacıksın zaten, her şeyi içine atıp durma. Kız, bağır, çağır." dediği yer falan aklıma ilk anda gelen ve ilişkilerinin temellerini atan olaylardı.

Yani o yüzden Gang Doo ve Moon Soo'nun ilişkisi resmen ilmek ilmek işlenmiş, çok özel bir ilişkiydi, tam da olması gerektiği gibiydi bence. Öyle güzel hissettim ki birbirlerini nasıl sevdiklerini, nasıl düşünüp endişelendiklerini. Özellikle birden fazla kez de bahsettiğim üzere Gang Doo'nun Moon Soo'yu, uğruna yarını bile merak edeceği kadar sevmesi detayı çok özeldi bence. Binlerce seni seviyorum cümlesine bedel. Yalnızca senin sayende ve senin için yarını merak ediyorum, yarını yaşamak istiyorum. Moon Soo'nun da zaten yılmadan usanmadan Gang Doo'nun peşinden koşması ve hala çok nazikçe "Bıkana kadar sana geleceğim." demesi, ne kadar sevdiğinin bir göstergesi. Ve aslında Gang Doo'ya "Seni görmek bile bana acı veriyor, git!" derken, o göçük altından önce çıktığı için, bunca zaman Gang Doo'nun kabuslar görüp kafasının içinde sesler duymasına sebep olarak kendisini gördüğü için kendini suçluyordu aslında. Onu korumaya çalışıyordu ve Gang Doo'nun iyi olup olmayacağını düşünüyordu.



Gang Doo'nun hastalığı için ayrı bir parantez açalım. Büyükanne hastayken Gang Doo'nun burnunun kanaması hepimizce bilindiği üzere çok da hayırlı değildi. Ama güzel kurgulanmıştı. Enkaz aldığı günlerin vücuduna verdiği zarar, daha sonra bacağı için aldığı ilaçlar ve son zamanlarda sürekli üst üste gelen stres zaten yorgun olan karaciğerini bitirmişti. Gang Doo'nun hastalığını öğrendiğinde o hafiften hissedilen paniği, ne yapacağını düşünüp bocalaması beni öyle üzdü ki. Moon Soo'yla arası düzeldi, kardeşiyle arası düzeldi o dönemde Gang Doo'nun. Kardeşi, Moon Soo, Sangman, Mary... Hepsi karaciğerini hiç düşünmeden vermeye hazırdı. İşte tam da bu yüzden kardeşinin doktor arkadaşı şöyle diyordu, "Abin ne iş yapıyordu? Nasıl bir hayat yaşıyordu da karaciğerini vermek isteyen bu kadar çok insan var?" Sadece güzelce yaşamıştı Gang Doo, kimseye bir zararı olmamıştı ve çok fazla iyi insan vardı çevresinde, hepsi bu. 
 Son bölümlerin yıldız anlarından Gang Doo'nun bağırarak "Artık yetmez mi?" diye hastalığına isyan ettiği sahneydi, bir diğeriyse yine gurur yapmamasını söyleyen kardeşine, "Gururumu da atarsam nasıl yaşarım?" diye bağırdığı sahneydi. Moon Soo'ya söylemesine de çok şaşırdım. Klasik kdramalardaki gibi Moon Soo üzülmesin diye ondan saklar, Moon Soo da iş işten geçtikten sonra öğrenir ve "Bunu bana nasıl söylemezsin?" krizi yaşanır sandım ama olmadı. Helal Gang Doo'ma, çat diye söyledi.

Son bölümlerde Gang Doo ve Moon Soo'nun, Wan Jin'in evindeyken, eğer kaza olmasaydı herkesin hayatının nasıl olduğunu konuştukları sahne beni gerçekten çok etkiledi, içimi acıttı. Herkesin yapmak istediğini yaptığı, mutlu yaşadığı güzel bir hayat. Ancak ilk bölümlerde Gang Doo'nun da Moon Soo'ya dediği gibi, "Eğer deme. Bunun sonu yok." Eğer şöyle olsaydı, eğer böyle olsaydı, hayat sonsuz bir olasılıklar bütünü. Ama kader böyle yazılmış, olaylar buradan kırılmış, böyle olmuş. Bize de kabullenmek ve yaşamaya devam etmek kalıyor. Bir şekilde yaşamanın yolunu bulmak.
Just Between Lovers'ın anlattığı tam da buydu işte. Bir şekilde yaşamanın yolunu bulmak. Çok zor şeyler yaşamış ve yaşamaya devam eden, ama yine de avuntuyu birbirinde bulan insanlar. Birbirlerinden medet uman, umutlu olmaya devam eden ve hayal kuran insanlar. 



Daha öncesinden yorumları okumuş, sonu öğrenmiş olmama rağmen, dizinin sonunda olacaklardan öyle korktum ki. Özellikle de Gang Doo'nun başı Moon Soo'nun omzuna düştüğünde dedim ki "Eyvah, bu kötü sonla bitebilecek bir dizinin finaline inanılmaz benziyor..." Ama neyse ki Gang Doo'm kurtulmuş, bir süre kıvranıp bunu anladık. Son kısmında herkesin hayatının nasıl olduğuna dair kısa kısa yerler gördük. Moon Soo'nun annesi alkol bağımlılığından kurtulmak için bir adım atmış, Moon Soo hep istediği gibi hamamı restore etmeye başlamış, Wan Jin'in kafesine tekerlekli sandalyeliler için bir rampa yapılmış, organ bağışının önemine bir parmak basılarak Gang Doo için son anda bulunan organ onun hayatını kurtarmış ve en önemlisi de Gang Doo da sonunda istediği şeyi bulmuş, onun için çabalıyordu. Oradaki adamın da sonunda şantiyede kıdemli hale gelmesine sevindim, Gang Doo'ya az yardımcı olmadı. Keşke bu mutlu anları, hayatlarını iyiden iyiye yola koydukları anları daha çok izleseydik, bir tek bu içimde kaldı.

Bu kadar hassas olmasına rağmen bu kadar gerçek bir sürü olayı konu alması, bir ayağının hiçbir zaman gerçeklikten kopmaması, bir an bile temposunun düşmediği olay örgüsü ve nefis kurgulanmış karakterleri, harika replikleri ve aforizmaları benim, dizinin en beğendiğim yönleri.

Dizinin kurgusu kadar etkileyici olan müziklerini ise anmadan geçmek olmaz. Her parçası öyle güzel ve sahnelerle öyle güzel iç içe geçti ki dizi bittikten sonra dinlerken hafifçe gözümün önüne geliyor sahneler. Nasıl güzel melodiler, nasıl güzel sözler!
Zitten-I'll Be There
Savina&Drones-Aurora ft. Kim Kyung Hee
Ra.D-Just Missing Each Other
Lee Si Eun-That Day You Came To Me
Lee Chang Min-Stand By Me
Lee Junho-What Do You Need To Say?
Ryu Ji Hyun&Kim Kyung Hee-Where We
Ve bu da Gang Doo'nun Moon Soo'ya göçük altındayken söylediği parça: Bulldog Mansion-Destiny

Epey dağınık bir yazı oldu ama toparlayacak olursam, Just Between Lovers yalnızca dram olsun, insanlar ağlasın, çok ağlasın kafasıyla yazılmış değil çok güzel bir şekilde kurgulanmış dramatik olayların yer aldığı bir dizi. Birbirinden çok farklı olmasına birbirine çok bağlı bir grup insanın yaşamları, yaşadıkları, acıyla baş etme şekilleri, kendilerini iyileştirmeleri ve sevgiyle nasıl daha da iyileştiklerini izledik. Hayatın içindendi, sıcacıktı ve akıp gidiyordu. Dram seven kimsenin kaçırmaması gereken harika bir slice of life. Birbirlerini yalnızca o insan oldukları için seven iki insanın hayatını izledik on altı bölüm boyunca. Hayat böyle bir şey, yaşamak böyle bir şey. Basit, zor ama bu kadar. Mutlaka bir göz atın. Çok sevdim ya çok, benim puanım tam!







Sen nasıl bir oyuncusun Junho'm benim ya <3




Şu sahnenin güzelliği, renklerin bebişliği...





Herkesin kalbini eriten o sahne...






Sahneyi ilk kez görüyormuşum gibi içim acıyor şu anda...

"Eğer kırık parçaları iyileştirmek istiyorsam, yaraya sebep olan acıdan bile daha büyük bir acı çekecekmişim. Bu şekilde yara iyileşirmiş."




"Ne kadar zorluk yaşarsak yaşayalım, yanımızda bizi destekleyen birileri olduğu müddetçe elbet üstesinden gelebiliriz. Sizin de, yarını merakla beklemenize neden olacak biriyle karşılaşmanız dileğiyle. Sevgiler."


4 Ocak 2022 Salı

Dizi Yorumu: Hotel Del Luna


Merhabalar merhabalar. Bugün taze bitirmiş olduğu Hotel Del Luna'yı yorumlayacağım sizin için. Aslında izlemeye başlayalı bir süre olmuştu ama uzadı, yeni bitirdim.

IU'nun çok konuşulan kıyafetleri, herkesin çok sevdiği Goblin rüzgarını arkasına alması, bir sürü ünlü oyuncunun konuk olarak yer alması falan derken yayınlandığı dönemde birçok insanın dikkatini çekmiş ve çokça konuşulmasına sebep olmuştu. O yüzden bir süredir izlemek istiyordum. Bir de kişisel olarak Yeo Jin Goo'yu hiç izlemediğim için meraktaydım. Ben kendisine pek de öyle bayılmam (bir ilk ahshshahs) ama oyunculuğunu merak ettiğim için önce bunu izler sonra da Beyond Evil'e kayarım falan diye düşündüm ve başladım.

Spoiler vermeden kişisel yorumumu yazacak olursam, bilmiyorum ya. Sevebilirsiniz ama sevmeyebilirsiniz de. Şahsen ben öyle çok da ayılıp bayılmadım. Hatta bir ara yok ben bırakıyorum dedim ama ekşi sözlükte yememiş içmemiş Del Luna övmüşler, onun için devam ettim. Bilmiyorum, ya yaşım büyüdü ve artık bu hayalettir, cindir, peridir yok goblindir hikayeleri beni cezbetmiyor, ya kendi kendime beklentimi çok yükselttim ya da senaryoda gerçekten bir problem vardı ki ben üçüncüsü olduğunu düşünüyorum. Sabırlıysanız, sabredin izleyin dizi son beş bölümde falan açılıyor. Ama kimse kusura bakmasın da, son beş bölümde açılan dizi de bi zahmet hiç açılmasın artık.

Toparlayacak olursam, fantastik hikayeleri sevenler her şekilde izler bence. Ama ilk bölümler ciddi anlamda hiç akmıyordu, bir sonraki bölümü merak ederek sonraki bölüme geçmedim hiç, şunu da izleyeyim kafasındaydım genelde. Dediğim gibi sabrederseniz dizi bir yerde havasını buluyor ama bence çok geç açılıyor. O yüzden sabrı olan, fantastik yapım seven, boş vakti olan buyursun gelsin.

Neden izledim falan demiyorum şu anda, gayet hoş vakit geçirdim. Ama çok daha akıcı bir senaryoyla bu dizi nasıl şahlanırdı, onu düşünmeden edemiyorum işte. 


HOTEL DEL LUNA
Yönetmen: Oh Choong Wan
Senarist: Hong Jung Eun, Hong Mi Ran
Yayıncı: tvN
Bölüm Sayısı: 16
Yayın Tarihleri: 13 Temmuz-1 Eylül 2019

Geçmişin kinini yüreğinde taşıyan alaycı ve kibirli Jang Man Wol, Seul'deki Hotel Del Luna'nın sahibidir. Ancak yalnızca ölülere hizmet vererek ruhların diğer dünyaya geçmesini sağlamak için çalışan bu otel, Jang Man Wol için günahlarının kefaretini ödemesi için bir araçtır. Jang Man Wol otele zincirlenmiştir ve 1000 yıldan beri ölmeyi beklemektedir. 
Goo Chan Sung genç bir otelcidir, babasının o küçükken Jang Man Wol ile yaptığı anlaşma yüzünden Hotel Del Luna'da çalışmak zorundadır. Önünde parlak bir gelecek ve kariyer varken ölülere hizmet vermek istemeyen ve ruhlardan korkan Chan Sung ayak diretir ancak en sonunda Hotel Del Luna'nın müdürü olur. Onun gelmesiyle birlikte geçmişin sırları birer birer açığa çıkmaya başlar.

Heyt be! Bu alanda kariyer yapmak istedim şu an, dizi özeti yazmalı kariyer. Bu arada kariyer demişken cidden keşke Jang Man Wol'ün kariyerinden yapabilsem. Dizi boyunca giyindi, süslendi, millete bağırdı çağırdı ve yemek yedi. Arkadaşlar lütfen söyleyin nereye başvuruyoruz bu kariyer için ahshahshs Hotel Blue Moon da çalışmaya talibim bu arada :P

-Warning dostlar. Spoi içeren alan.-

Karakterler
Jang Man Wol (IU)

Dizinin yıldız ismi IU. Şimdiye kadar kendisinin üç dizisini izledim (Pretty Man'i de biraz izlediğimi sayarsak dört) ve oyunculuğunu kronolojik olarak sıraya koyarsak gittikçe devleşiyor oyunculuğu. Gözleriyle her şeyi anlatmaya başlamış, helal olsun.
Giydikleriyle bana It's Okay To Not Be Okay'deki Ko Mun Yeong'u anımsattı sıklıkla. Ama tabi yapı meselesi Seo Ye Ji daha uzun ve yapılı olduğu için giydiklerini çok daha iyi taşıyordu. Kendisinden pek hoşlanmıyorum skandalından beri ama ekranı dolduran bir oyuncu olduğunu kabul etmek gerekir. Konuyu dağıtmayacak olursam IU, günahlarından ötürü bir nevi kefaret ödemek için Dolunay Ağacına zincirlenen Jang Man Wol karakterine hayat veriyor. 1300 yaşlarında olan Jang Man Wol, tahammülsüz, paragöz ve alışveriş tutkunu bir kadın olarak çıkıyor başta karşımıza. Ama biz ilk bölümdeki flashbackten anlıyoruz ki o kadar da basit değil.
Jang Man Wol içinde kinle, bitmeyen bir kinle yaşayan ve güçlü kalabilmek için o kine tutunan bir kadın. İlk bölümlerde o gördüğümüz sert imajı da bundan. Kimseyi sınırlarının ötesine geçirmemiş, kinini canlı tutmuş ve herkese mesafesini korumuş. Bunu Goo Chan Sung değiştiriyor tabi. Gittikçe yumuşaması, neşelenmesi, etrafındakileri sevmeye ve affetmeye başlaması çok güzeldi. Otel çalışanlarını ve Chan Sung'u daha çok önemsemeye başladı. Çok doğal bir değişimdi. Mesela Kim Seon Bi'nin gittiği sahnede orada güçlü yüz ifadesini koruyup notu okuduktan ve bıraktığı kokteyli içtikten sonra masaya kapanarak ağlaması ne kadar da Jang Man Wol'lük bir sahneydi, ne kadar güzeldi.
IU bu rolü öyle güzel canlandırmış ki kendi kişiliği de böyle mi acaba, resmen bütünleşmiş Jang Man Wol'le. Şahsen izlediğim üç dizisi içinden Hae Soo (Moon Lovers), Lee Ji An (My Ajussi) ya da Jang Man Wol mü derseniz kesinlikle Jang Man Wol'ü oynamamış, yaşamış. Herkes gittikten sonra boş otelde gezindiği o sahnede hüznünü resmen içimde hissettim.
Yalnız benim uzun süre aklımdan çıkmayacak bir sahnesi var ki, polis karakolunun önünde, üstündeki kırmızı elbiseyle, gözleri dolu dolu Yeon U/Yeong Su'ya baktığı, göz göze geldiklerinde gülümsediği o sahne. O sahnedeki güzelliği gerçek mi ya? Güzelliği, duruluğu, gözlerinden geçen o hisler, o adamın önceki hayatındaki haline duyduğu özlem ve sevgi... Hiçbir anını unutamayacağım sanırım o sahnenin. Size yemin ediyorum ağladım ben o sahnede. Ciddili ağladım hem de. 



Goo Chan Sung (Yeo Jin Goo

Yeo Jin Goo'yu ilk defa izledim. Kendisini pek beğenmiyordum ama oyunculuğunu sevdim, sesi bir harika, rolüne ise bayıldım!
Goo Chan Sung daha küçükken, babasının ölümcül şekilde yaralanıp Hotel Del Luna'ya girmesiyle birlikte gelişiyor olaylar. Babası tam ölecekken Man Wol'den onu bağışlamasını istiyor. Man Wol da bağışlarım ancak oğlun yirmi yaşına girdiğinde onu alırım diyor. Gerçekten de böyle oluyor. Harvard'da okuyan, Forbes listesinde yer alan otellerden birinde çalışmaya başlayan Chan Sung, en sonunda Hotel Del Luna'ya giriyor. Onun kararını vermesinde etkili olan en büyük şey eski otel müdürünün söyledikleriydi bence. Hatırlarsanız, "Del Luna bütün hayatıma değerdi." demişti. Bu cümle etkiledi bence Chan Sung'u.
Goo Chan Sung son zamanlarda gördüğüm en sevilesi karakterlerden. Hayaletlerden ürken, bunu söylemekten çekinmeyen ve Man Wol'e sürekli "Beni koru." diyen bir karakter. Kore'de de maalesef hala cinsiyet kalıpları yaygın dünyanın çoğu yerindeki gibi. Ama bu senaryonun bunu biraz kırması çok hoşuma gitti. Erkekler korkamaz mı, onlar insan değil mi neticede?
Chan Sung evet ürkek ama bence dünyanın en cesur insanlarından birisi. Bu hayatta kaç kişi, sevgilisi ellerinde hiçbir zaman ayrılmayacaklarını vaat eden bir şarabı tutarken onu durdurabilir ki? Hiç kimse, şahsen benim bile aklım çelindi şarabı görünce.
Oyunculuk anlamında çok çok üst düzey bir performans sergilemedi ama rahatsız edici bir oyunculuğu yoktu kesinlikle. Hatta 14. bölümde, Man Wol'ün hayalinde Chan Sung'u bıçakladığı bir sahne vardı. Oradaki bakışları cidden çok etkileyiciydi. Hayal kırıklığı, üzüntü, şok, inkar... Gözlerinden tüm bu ifadeler aynı anda geçti. Ama durakta ağlama sahnesi çok dokunaklı değildi mesela, beni etkilemedi ya da. Yine de sevdim, IU'yla yakıştıklarını ve kimyalarının da uyduğunu düşünüyorum.




Bu ekip de otel çalışanları. Ortada yer alan adam Kim Seon Bi. Rolüne Shin Jung Keun hayat veriyor. Kendisi Joseon döneminde bir alimmiş ancak tayini iptal edildiği için çok üzülmüş. Öldükten sonra Hotel Del Luna'da çalışmaya başlamış. En uzun süreli çalışan oydu. Hikayesi üzücüydü ama sonunda adını temizlemesine sevindim. Yaptığı Tears kokteylleri Man Wol'ün hiç beğenmemesi üzerine homurdanmaları çok tatlıydı.
Solda yer alan kadın ise Choi Seo Hee. Bae Hae Sun hayat veriyor. Choi Seo Hee konuklarla, talepleriyle ve odaların temizliğiyle ilgilenir. Köklü ailelerden olan Yeongju Yun ailesinin geliniymiş ancak o zamanlarda erkek evlat takıntısı olduğu için hem üstüne kuma getirilmiş hem de kızıyla ilgilenmemiş ve onu aç susuz bırakmışlar. Choi Seo Hee de kızının ve kendisinin ölümüne sebep olan aileye kin dolu. O ailenin son ferdi arkasında kimseyi bırakmadan öldükten sonra o da öbür dünyaya gideceğini söylüyordu.
Ji Hyun Joong'a ise P.O hayat veriyor. Bu bebe en genç çalışan, yanlış hatırlamıyorsam öleli 70 sene falan olmuş. Resepsiyonda duruyordu. Ji Hyun Joong'da asker kaçağı arkadaşı tarafından öldürülmüş. Savaş yıllarında ailesinden kimsekalmadığı, sadece kardeşi Hyun Mi kaldığı için Hyun Mi öldükten sonra onunla birlikte gideceğini söylüyordu. P.O'nun oyunculuğu hiç beğenilmemişti. Bana baştan normal gelmişti ama sonra ilerledikçe... Tek bir mimiği var gibi davranması canımı sıkmıştı yalan yok ahahhahh

Gugudan ve IOI'dan tanıdığımız Kang Mina da dizide Kim Yuna karakterini oynuyor. Şimdi üşendim fotoğrafını eklemeye hepimiz tanıyoruz zaten ajsshhs Kim Yuna da otelin stajyeri gibi bir şey. Ama Ji Hyun Joong'la çıkıyorlar. İlişkileri beni çok baydı, öyle böyle değil.



Sanchez (Cho Hyun Chul)

Sanchez, Goo Chan Sung'un ultra zengin arkadaşı, Pizza Alvolo diye bir yerde pizza pişiriyor. Ama babadan zengin heralde yani bir pizzacıyla bu kadar zengin olmak imkansız, eleman yat kulübüne üye olmak gibi rafine zevklere sahip. Zengin kankalarıyla zengin bir hayat sürüyor. Yalnız işte parayla saadet olmadı, bu hikayede yanan Sanchez oldu... Yalnız hala düşünüyorum bu çocuğun ismi niye Sanchez, manitasının ismi niye Veronica?



Lee Mira/Songhwa (Park Yoo Na)

Sky Castle, My ID is Gangnam Beauty gibi dizilerde izlediğimiz Park Yoo Na burada Sanchez ve Goo Chan Sung'un arkadaşı olan otlakçı, batakçı bir tip. Lee Mi Ra'yı tanımlayacak en önemli şey bu yani ahdhahdh bir de doktordu. Ama asıl önemli olan, Lee Mi Ra'nın önceki hayatında Jang Man Wol'e kök söktüren, Yeon Woo'yu öldürten bok kafalı Songhwa olması. O salak karının bu kadar kötülük yapıp sonradan Mi Ra olarak doğup iyi bir hayat yaşaması biraz şaşırtıcı tabi yani ne alaka anlamadım. Hani domuz olarak doğuyordu kötüler? Ama dediğim gibi Mi Ra zararsız bir tipti. En bombası ise öldürdüğü Yeon Woo'nun reankarnesi olan Yeong Su ile mutluluğu bulup, yetmeyip bir de evlenmesi. Her şeye rağmen çok şirin bir çiftlerdi. Sen her şeyin en iyisini hak ediyorsun Yeon Woo'm:(



Yeong Su/Yeon Woo (Lee Tae Sun)

Bu eleman da polis memuru Yeong Su reis. Akıllı, zeki, iyi yetişmiş, müthişmükemmel bir tip yani. Bir önceki hayatında Yeon Woo olarak Jang Man Wol'ün en yakın arkadaşı ve en sevdiği insan. Hani olur ya bazı insanlar, yumuşak karnımız deriz, zayıf noktamız. Söylemesek de onun için her şeyi yapacağımız o insan. İşte Man Wol için Yeon Woo o insan. Man Wol de Yeon Woo için o insan olacak ki Chun Myung'a "Sadece Man Wol'ü koru." diyerek bir nevi kendisini feda ediyor Yeon Woo. Ölüm sahnesini kaç flashbackle gösterdilerse hepsinde şıpır şıpır ağladım... Canım Yeon Woo. Kendisinin karakolun önünde Man Wol'e bakarken donup kalması ve önceki hayatını gösteren içkiden sonra ağlaması da beni mahveden detaylardandı :( Canım Yeon Woo'm.



Go Chun Myung (Lee Do Hyun)

Bu da ayrı elem dert sahibi yapar insanı... Önce kötü adamı oynadığı için sövdüm saydım, sonra işin iç yüzünü öğrenince buna da üzüldüm yazık ya. Vallahi böyle çile mi olur? Saray ordusunda Prenses Songhwa'yı korumakla görevli olan Chung Myung, Jang Man Wol'le tanışıp aşık oluyor, Yeon Woo ve Man Wol'e katılıyor. İsyan sırasında Yeon Woo'yu yakalıyor malesef. Orada az sinir olmamıştım buna. Songhwa'yla evlendiği gün Man Wol bunu öldürüyor. O ölüm sahnesi de çok acıklıydı be. Orada da çok ağlamıştım. Sonra da ateş böceğine dönüşüp Hotel Del Luna'nın ilk müşterisi oldu zaten. Yalnız Goo Chan Sung'un bu olmadığı çok barizdi ya, bir kere bunlar aynı suratla doğmuyor mu hep, ne alaka?
Lee Do Hyun'dan oyunculuktaki başarısını senaryo seçmede de sürdürmesini temenni ediyor, ciğerimizi sökecek kadar kötü sonla biten dramalarda veya annesi yaşında noonalarla oynamayı acilen bırakmasını rica ediyoruz.


Bu arada bu olaylar cidden beni çok üzdü ya. Yeon Woo'yu öyle görünce Chung Myung'a sövdüm saydım, boyun posun devrilsin senin dedim, resmen ağladım Yeon Woo bebişim öyle ölünce. 
Sonra gerçekleri öğrendik, Go Chung Myung'un ölüm sahnesinde de kahroldum, üzüntülerden üzüntü beğendim yani gerçekten dizinin gerçek iki loserı bunlar. Yeon Woo ve Chung Myung. Harcandınız :(




Şimdi gelelim asıl konumuza. Neresini beğenmedim?

Akıcılık olmaması bence en büyük sorun. Zaten bir kere ilk bölüm çok karışıktı. Yani sanki demişler ki zaten olaylar çok karıştı, karıştıralım gitsin, sonra ayıklaştırırız. Flashback içinde flashback. Önce Man Wol'ün nasıl ağaca bağlandığını gördük ama afedersiniz leş gibi anlattılar hiçbir şey anlaşılmıyordu. Sonra Goo Chan Sung'un babasının olayı falan karman çorman oldu her şey. E ondan sonra da akmadı dizi bir süre. Bir bölümü on günde izlediğim oldu, beş dakika izleyip kapatıyordum. Bırakacaktım cidden ama yorumlar aklıma girdi bırakamadım. Son bölümler harici, lan diğer bölümde ne olacak şimdi merakıyla hiç diğer bölüme geçtiğim olmadı. Hayır yani fantastik dizinin akıcı olmaması da resmen skandal. Bence bu büyük bir eksiktir yani. Dizi devamlılığını korumak zorunda. Ki ben diziyi güncel izlemediğim halde böyle. Haftada iki bölüm yayınlanan dizi kendisinin yeni bölümünü merak ettirmedikten sonra kim öle kim kala.

Hayalet hikayeleri, Man Wol'ün hayatında hiçbir şeyi etkilemiyordu. Bir bütünlük yoktu yani. Dizinin bir bölümünün yarısında hayalet hikayelerini diğer yarısında Man Wol'ün hikayesini izliyorduk. İyi tamam da o zaman hayalet unsuru niye var? Bu konuyu zaman yolculuğu yapan Jang Man Wol'le çekseler de aynı şey ortaya çıkarmış, hayalet unsuru eklemenin mantığı nedir yani? Hayalet hikayeleri çok daha derin, çok daha anlamlı işlenebilirdi. Ve bence herkes bunu yapamasa bir nebze hadi ok, ama Hong sisters yapamazsa yazık yani. Daha öncesinden daha iyisini yaptılar çünkü. Master's Sun da öyle çok ayılıp bayıldığım bir dizi değil ama senaryo açısından Hotel Del Luna'dan çok daha başarılı ilerlediği söylenmelidir, sezarın hakkı sezara.

Vincenzo'da da yakındım bundan, bölümler gereksiz uzun. Ya bir buçuk saat bölüm yapıyorlar resmen kısa metrajlı film olur yani o sürede. Bir de şöyle bir sıkıntı var hayalet hikayelerinin ve Man Wol'ün hikayesinin birbirine hiç yedirilemediğini söylemiştim zaten, bölümün yarısında bir şey izliyoruz, diğer yarısında başka bir şey. Kopukluk var bir saat yirmi dakika boyunca. Bu kadar uzun bölümlere gerek var mıydı soruyorum?

Jang Man Wol, Chan Sung'un o kadar peşinden koşup, çocuğa ruhları görme yetisi verdikten, "Artık ruhları görüyorsun, bizim otelden başka bir yerde çalışamazsın." diye diye çocuğu zorla otele müdür yaptıktan sonra o 13 numaralı odaya gönderme olayı çok sinir bozucuydu. Çocuğun o kadar hayatını değiştir, sonra delirt gitsin yok yav! Bu olay benim canımı çok sıktı o bölümlerde, hatta Chan Sung safım hiçbir şey anlamadıkça, oteldekilere iyi davrandıkça dellendim. 

 Ya bir de şey çok komik değil miydi, azrail falan? Ölüm meleği dedikleri adam elinde kokteyl milleti dinliyo canı sıkıldıkça ahahah Azrail falan hadi bir nebze de ilah olayına hiç girmeselermiş daha iyiymiş. İlah diye bize sundukları tiplere bak. İlah dediğin kudretli olur bunlar??? Birisi örgü örerken ilmek kaçırma konusunda benimle yarışan romantik bir deli, bir tanesi Kore'nin Maranki şubesi mübarek başını şifalı otlardan kaldırmıyor. Bir tanesi Joseon'da şarapçı olmuş, kumar oynuyor paso. Diğeri desen, "Abem alsana sevdiceğine bir gül?" diye bütün gün Taksim'de yeni çift kovalayan çiçekçi teyzelere benziyor. Burada olsa kesin terslerdim ve lanetlenirdim :( Diğer iki Mago'ya ise diyecek hiçbir kelimem yok. Ne saçma sapan tiplersiniz ya siz ahshahshs

Bazı şeyler sürüm sürüm sürünürken bazı şeyler çok hızlı geçildi yani yok böyle bir şey. Mesela Sanchez'in sevgilisinin ölümü? O kadar güzel bağlanabilirdi ki konu. Ama çok yüzeysel geçildi. Eğer konuyu güzelce bağlamayacaksanız NEDEN öldürdünüz durup dururken kızı, Sanchez'e yazık değil mi? Ben şahsen bu konuyu Goo Chan Sung üzerinden işlerler sandım. Goo Chan Sung, Sanchez'e bakınca kendisi Man Wol gittikten sonra nasıl olacak onu görür, Sanchez'e sanki kendini teselli ediyormuş gibi yaklaşır falan. Ne oldu, sıfır! Go Chung Myung olayı da aynı. Yani 1300 sene kin beslemişsin, gerçeği öğrendin ve böylece sona mı erdi? Bir kahrolsana kızım, o adam senin hem en çok sevdiğin hem en çok nefret ettiğin insan, tüm gerçeklere böyle mi tepki veriyorsun? Dizinin başından beri en kilit olaylardan biriydi bu yine de çok yüzeysel geçildi.

Söyleyeceğim son şey final. Hadi üsttekiler neyse, telafi edilebilir ama finalin hiç elle tutulur yanı yok ya. Bir kere tüm olayları son on dakikaya sıkıştırmak eskilerde kaldı, artık hiç mi hiç tutmuyor bu mevzu. İkinci olarak da dizinin o son dakikalarını sanki x2 hızıyla izliyormuşum gibiydi. Birden Chan Sung'un New York'a gideceğini öğrendik, sonra Yuna'yla buluştu, sonra kaplan tablosu, sonra birden çalışanların başka hayatlarda doğmuş halleri ve Chan Sung ve Man Wol??? NE? 
Yani düşündüm taşındım herhalde sonu reenkarneyle bitirmek gibi çok ZEKİCE VE DAHİYANE bir fikir bulmuşlar... Reenkarneden nefret ederim. Bu sadece iki farklı insanın aynı suratlara sahip olması gibi. Her şey farklı oluyor, huylar, yaşantılar, yıllar, hayatlar... Prenses Songhwa ve Lee Mi Ra aynı mı yani sizce? Sonuçta orada oturan insan Chan Sung ve Man Wol değilse bunun ne kadar mutlu son olduğunu sorgulamak gerekir. 




Bu kadar saydım döktüm ama hiç mi beğenmedim? Hayır tabi ki. Beğendiğim yönleri de var. Burada da onları konuşacağız.

Öncelikle Chan Sung'un Man Wol'ün hikayesini rüyasında görmesi çok iyi bir ayrıntıydı. Ay ne zaman anlatacak, ay ne zaman öğrenecek diye bekleyip durmadık, resmen film izler gibi izledi adam. Bunu sevdim. 

Hayalet hikayelerinin verdiği mesajlar güzeldi. Ruhların gitmeden önce dinlenecekleri ve son isteklerini yerine getirebilecekleri bir otel fikri insanın hoşuna gidiyor, yarım kalmış hayaller için gerçekten hoş bir hayal olurdu.

IU'nun otelde giydiklerinden çok geçmişteki hanboklarına bittim öldüm. IU'ya gerçekten hanbok çok yakışıyor. Giydiği bazı parçaları ufak tefek olduğu için çok kaldıramamıştı mesela ama hanbok için asla böyle bir problem olmuyor. Yeni bir dönem dizisinde oynamanın vakti gelmiş IU bebişim, bir düşün bunu.

Dizi cidden yıldızlar geçidi gibiydi. Konuk oyuncuların çoğu çok tanıdık kişilerdi. Yalnız Lee Joon Gi'yi azıcık daha görseydik iyi olurdu. Ayrıca finalde Hotel Blue Moon'un CEO'su olarak Kim Soo Hyun'u görmek çok iyi geldi. Bebek kdrama severler bunu bir ikinci sezon olarak algılamış ama uzun süredir kdrama izleyenler bilir ki bir yapıma kolay kolay ikinci sezon gelmez. Bu muhtemelen heyecanı canlı tutmak için yapılan bir hamle. Ama ikinci sezon gelse izler miyim, koşa koşa. Kim Soo Hyun bu arkadaşlar ben bu adama liseden beri yanığım ahshahshahs

IU ve Yeo Jin Goo'yu bir çift olarak sevdim. Aslında alakasız bir çift ama yakışmışlar bence, hoşuma gitti. Hatta daha farklı bir dizide tekrar izlemeye hayır demem, sonları biraz tatsız oldu burada çünkü.

Dizini karakter gelişimini çok sevdim. Jang Man Wol o kadar doğal bir şekilde açtı ki kendisini insanlara... Önce en yakınındakileri kabullendi doğal bir şekilde, sonra onlar için bir şeyler yapmaya başladı. Goo Chan Sung ise çok tahmin edilebilir bir karakter olmasından ötürü dizinin dengesiydi adeta. Yani herkes her şeyi yapar ama Chan Sung her zaman doğru olanı yapar diye düşündürüyordu insana. Ve böyle bir karakter olması, Jan Man Wol'ün ona kolayca güvenmesini sağladı. Bu şekilde ince işlenmesini sevdim ilişkilerinin. Dediğim gibi Chan Sung benim en sevdiğim karakter falan olabilirdi. Sakin, cesur ve destekleyici. Her zaman en doğru olanı yapan, kuralcı bir insan. Böyle insanları severim.



Son tahlilde, şöyle bir toparlamak gerekirse izlediğim için pişman değilim, fantastik yapımlar seven ve çok da komplike bir şey aramayan insanların seveceği bir yapım olduğunu düşünüyorum. Ama aynı zamanda konunun potansiyelinin de harcandığını düşünüyorum. Kim bilir neler neler çıkardı şöyle iyi işlenseydi. Finali de çok havada kalmıştı ayrıca. Neyse olan olmuş artık. Dediğim gibi eksikleri olan bir diziydi ama güzeldi. Seveni de çok sevmeyeni de. Seveni çok seviyor, sevmeyeniyse yerden yere vuruyor. Ben ortalarda bir yerlerdeyim. Vaktiniz varsa bir kere izleyin, ikinciye gerek yok ahahaha son olarak ost listesinin sevdiğim parçalarını da bırakayım buraya. 

Punch-Done For Me: Kesinlikle dizinin yıldız parçası bu. Zaten bir çok sahnede duyacaksınız. Punch bu dizi için tam üç tane parça seslendirdi ama bu açık ara farkla en güzeli.
Monday Kiz & Punch-Another Day
Taeyeon-All About You
Heize-Can You See My Heart
Paul Kim-So Long
Song Haye-Say Goodbye

Bu kadar ballı lokumlarım. Başka dizi yorumlarında da görüşmek üzere. Öpüldünüz!





Şunun güzelliğine bakın ya...















Ah... İşte bu sahne beni yaktı...





"Zor ama bazen bırakmak tutunmaktan daha kolaydır."



"Sevdiğin ellerinden giderken üzülmek ve hayal kırıklığına uğramak normaldir. Bir çiçeğin sararıp solarken yeniden çiçek açmayı hayal etmesi gibi sen de tekrar yaşayacak, tanışacak ve seveceksin."