30 Nisan 2021 Cuma

Dizi Yorumu: The King: Eternal Monarch

Merhabalaaar. Bugün geçtiğimiz bahar-yaz aylarının hit dizisini konuşiciiz. Aslında ben buraya genelde izlediğim her diziyi değil, beğendiklerimi ve önerdiklerimi yazıyorum. Kimsenin vebalini almayalım şimdi, "Bu ne biçim diziydi?" diye izlemesinler diye önce kendim kefil oluyorum bir nevi ahahshs
O yüzden bu diziyi de öneriyorum. Ama birkaç değinmek istediğim olumsuzluk da var. Yazayım. Birlikte tartışalım.

Aslında diziye başladığımda ortaları falan gayet iyi gidiyordu çok seve seve izliyordum. Ama sonra özellikle Lee Min Ho ve Kim Go Eun arasındaki durumların çok aceleye getirildiğini fark ettim. Lee Min Ho cephesi okay, o zaten kıza yanıktı da, Kim Go Eun bir bölüm önce itten beter ettin oğlanı gülüm hayırdır? Ve o an aydınlanıp diziyi büyük oranda polis ekibi ve heyecanlı olay akışı için izlediğimi fark etmem bir oldu. Harika ekipti. (Hayır arkadaşlar Woo Do Hwan için seyretmedim ya kim uyduruyor bunları aa.s.s) Açıkçası en hoşuma gitmeyen şey bu oldu.

Demek istediğim şey şu. Kadro şampiyonlar ligi gibi. Bir kere Lee Min Ho var. Ben bu adama öyle herkes gibi çok da ayılıp bayılmıyorum (yaşıtlarımın ilk oppası bu adam ne diyorsunuz siz ahahshs) ama kdrama sektöründe gayet net bir yeri olduğu belli, dizi seçimleri efsane, iyi de bir oyuncu. Benim oyuncu top listemde yer almıyor ama (babababa!) iyi oyuncu yani ona lafım yok.
Kim Go Eun'a ne bayılıyorum, ne sevmiyorum çok nötrüm. Hatta daha çok Cheeze In The Trap'teki olayını unutmaya çalışarak nötr oluyorum ama doğal bir oyuncu. Onun da oyunculuğu iyi, hele ağlaması falan çok başarılı, duyguyu izleyiciye geçiriyor o yüzden nope.
E bir de işin içinde dünyalar yakışıklısı Woo Do Hwan ve benim hafiften Wi Ha Joon'a benzettiğim Kim Kyung Nam vardı. İki gözümün çiçeği GsD Sojin bile vardı. Yan roller desen hepsi ayrı matrak ve özgün insanlardı. (Yalnızlığıyla buluşan amir ve Jangmi benim favorimdi.) Bunu görünce insan üzülüyor işte ABİ ÇOK DAHA İYİSİ OLABİLİRDİ diye yükseliyorum çünkü olabilirdi. Bu kadro daha iyisini yapabilirdi. Yani daha iyisi ne deseniz ona da net bir cevap veremem ama bir şeyler eksik kaldı eminim bundan.

Şimdi bu kadar gömdüm hiç mi sevmedim? Hayır tabi ki, hatta cidden çok sevdim. Sevdiğim ve sevmediğim şeyleri uzuun uzun spoili aşağıda konuşalım.


The King: Eternal Monarch
Yönetmen: Baek Sang Hoon, Jung Ji Hyun
Senarist: Kim Eun Sook
Yayıncı: SBS
Bölüm Sayısı: 16
Yayın Tarihleri: 17 Nisan-12 Haziran 2020

Dizi konu itibariyle birbiriyle aynı zamanda yaşayan iki paralel evreni anlatıyor. Bu paralel evrenlerden birisi, Lee Gon'un kralı olduğu Kora Krallığıdır.
1994 yılında Kora Krallığı'nın bir önceki kralı kardeşi Lee Lim tarafından, Manpasikjeok denilen büyülü bir kavalı alabilmek için öldürülür ve aynı gece Lee Lim veliaht prens Lee Gon'u da öldürmeyi dener ancak gizemli bir kurtarıcının ortaya çıkmasıyla bunu başaramaz. Kaval ortadan ikiye bölünür, yalnızca yarısını bulabilen Lee Lim, yarım kavalla ortadan kaybolur. Lee Gon çocuk yaşta tahta çıkar.
Diğer dünya Kore Cumhuriyeti'dir. Jeong Tae Eul bu dünyada yaşayan bir dedektiftir, Şiddet Suçları Biriminde görev yapmaktadır. Uğraştıkları vakalarda aydınlanmayan gizemli noktalar vardır. Yağmurlu günde kapı açılır, bu dünyaya geçen Kral Jeong Tae Eul'ı bir yerden tanır. 

Yani cidden şu çiçek gibi açıklamayı diziden önce okusaydım, belki diziden daha çok şey anlardım. Tanıtım sayfalarında o kadar eksik anlatılmış ki konusu. Aha hiç spoi vermeden tüm konuyu özetledim. Bunu okuyun gidin diziye başlayın sonra.

Yani şimdi konuyu gördünüz. Evet, imkansız ama köpeğiyiz bu tip konuların işte ahahshsh Nerede uzaylısı, tarih öncesinden gelen prensi, kralı, yok meleği, azraili, cini, perisi hepsini böyle ayıla bayıla izliyoruz işte. Hayır paralel evren yok, olsa da kralı bize mi bakardı merak konusu ama işte ağlaya ağlaya izliyoruz ne yapacaksın. Allahtan artık üniversiteyi bitiren bir birey olarak çok etkilenmiyorum, lisede Stars'ı ilk izlediğimde DOO MIN JUUUAAAAN diye ağlıyordum yastıklara sarılarak.

-yazının devamı eser miktarda spoiler içermektedir. 

Karakterler
Lee Gon/Lee Ji Hun (Lee Min Ho)

Kralımızla başlayalım öyleyse. Lee Min Ho yediden yetmişe herkesin sevdiği, kendini kanıtlamış bir oyuncu. Tekrar söylüyorum ben ayılıp bayılmıyorum ama çok güzel yapımlar seçiyor -The Heirs hariç :P- severek takip ediyorum. Bu dizide de oyunculuğu göz doldurdu cidden. Modern zaman kralı rolünü başka kim oynardı deseniz Lee Min Ho kadar yakışacak başka bir isim gelmiyor aklıma. Zaten çok lüks bir görünüşü olduğundan habire chaebol rolü geliyo ya çocuğa ahahahaha Bir de by the way, bana imajı çok temiz geliyor. Yani son günlerdeki oyunculuk skandallarına bakacak olursak ohoo kimler kimler patladı. Tabi emin olamayız kimseden ama Lee Min Ho bu kadar süredir sektörde ve herkes tarafından çok seviliyor, düzenli çalıştığı söyleniyor, kibar bir imajı var yani.
Lee Gon, paralel evrenlerden Kora Krallığı'nın kralı. Benim de kralım olabilir, yarın gel başla (yukarıda ayılıp bayılmıyorum dedim...) Karakteri çok sevimli bir karakterdi. Sözüne sadık, kararlı ve fedakar bir kral olması gerçekten çok etkiledi beni, yürü be Lee Gon. Saray Hanımı Noh'layken de haylazlık yapışı çok şirindi. Çok da espriliydi, benim favorim herkesi idam cezasıyla tehdit etmesi ahahaha. Benim asla sahip olmadığım bir matematik zekası vardı ama yok böyle bir şey yani öyle az buz değil. Ampulü bulmasalar bu bulurdu. Saniye maniye sayıyordu zaman durduğunda. Biz de çarpım tablosunun bi kısmını sayarız yani, boş adam mıyız...
Kore Cumhuriyeti'nde sürekli ceketinin düğmelerini satıyordu ya kıyamam. Ya bir de ben Lee Min Ho'yu daha fazla geleneksel kıyafetle görürdük diye bir yükselmiştim... Adam boylu poslu, hanbok yakışırdı şimdi, sağlık olsun. Krallığın da moderni makbul. Krallık demişken, gittikleri bir dünyada bunun diktatör olması, adamın birinin "Majesteleri!" diye ayağına kapanması ahahshsh Bu paralel evrenler beni cidden çok eğlendirdi.
Romantik yönüne gelirsek, eh be kardeşim. "Bu kapı kapanırsa evrendeki tüm kapıları açıp sana gelirim." ne demek ya? Hayır işin kötüsü, lafta da kalmadı, yaptı yani. Sonra niye kimseyi beğenemiyoruz, çıta niye bu kadar yükseldi? Kim Go Eun'la kimyaları olmadı falan diye bir sürü bir şeyler dönmüştü dizi yayınlanırken, aha da tutmuş daha ne olsun. Tüm sahneleri çok romantikti bence. Özellikle Kim Go Eun'ı kurtardığı sahne muhteşemdi.
Jo Yeong'la aralarındaki ilişkinin de hastasıydık. Mis gibi bromance izledik. 



Jeong Tae Eul, Luna ve Diğerleri... (Kim Go Eun)

Tüm paralel evrenleri yazmamı beklemiyorsunuz herhalde, diğerleri işte ahahshha. Kim Go Eun da iyi bir oyuncu, duyguyu cidden iyi hissettiriyor. Kore halkı kendisinin çirkin olduğunu düşünse de ben hiç çirkin bulmuyorum, benim mi gözüm bozuk anlamadım. CITT zamanları birkaç açıklamasını sevmemiştim, ondan nötrüm açıkçası ayılıp bayılmıyorum ama cidden iyi bir oyuncu yani, Sezarın hakkı sezara.
Jeong Tae Eul, Kore Cumhuriyeti'nde bir polis ama teğmen olanından. Acar da bir karakteri var, iyi bir polis, uyanık ve tabi zeki. Çoğu yerde olayları şıp diye kavraması, on beş bölüm boyunca her şeyi reddetmek yerine kendi zekasını kullanarak gerçekleri görmesi beni aşırı mutlu etti. Jeong Tae Eul'ı izlemeyi çok sevdim. Çünkü izlemekten çok sıkıdığımız o bağımlı, korunmaya muhtaç karakterlerden fersah fersah ötedeydi. Sanırım artık senaristler de bu karakterleri yazmayı bıraktı şükür ki. Bağımsız, kendi ayakları üstünde durabilen, güçlü ve gerçekçi bir karakterdi. Maskülen havası da çok yakışmış karakterine, o kadar ki gerçek hayatta da Jeong Tae Eul gibi bir karakteri vardır diye tahmin ediyorum. Tarzını çok sevdim, uzun trençkotları, bol hırkaları ve mom jeanleri tarzının kültleriydi. 
Lee Gon ile uyumları süperdi, göz dolduruyorlardı kesinlikle ama yukarıda da yazdığım gibi ilişkileri birden gelişiverdi sanki ilk bölümlerde. Bilmiyorum sadece bana mı öyle geldi. Onun dışında çok yakıştıkları aşikar, sahneleri cidden aralarındaki uyumu hissettirir cinstendi.
Luna'yı bambaşka bir karakter gibi canlandırmasına da saygılarımı sunuyorum gerçekten. Çok başarılıydı. Luna'nın finalde düzgün bir yaşamı olması da beni sevindirdi, ona da üzüldük yani bir yerde.



Jo Yeong/Jo Eun Seob (Woo Do Hwan)


Şimdi üç sayfa boyunca Woo Do Hwan öveceğim, hazır mıyız? (Değilsiniz sonra linç yiyorum ergen diye ajshhhs unutmayacağım bu olayı asssla) Neyse, arkadaşlar Woo Do Hwan'ı Save Me'de de izlemiş birisi olarak, burada daha bir düştüm, düştüm ve çok düştüm. Bir kere oyunculuğu hakkında rüştünü ispatlamadı mı ya. İki ayrı karakteri nasıl bu kadar iyi canlandırabilir? O kadar birbirinden farklı gibilerdi ki Jo Yeong, Jo Eun Seob gibi davrandığında ohaa aynısı falan diyordum ajahaha Zaten aynısı! Bu da böyle bir anımdır. Bir de teknoloji çok ilerlemiş harbiden ya. Bu ikisinin birbirinden farklı iki insan gibi karşılıklı konuşmaları falan çok enteresandı. (Bak yine ikisi dedim...) En güzel sahnelerinden birisi de tanışma sahneleriydi, Eun Seob hooop bayılıyor ajsjajjs Diğeri de Lee Gon'un Yeong yanımda diye millete diklenmesi ama yanındakinin Eun Seob çıkması. Ama bebeğim Jo Yeong adeta bir aslan, bir kaplan, uçarak daldı ortama. Sonra da hayatında bir kere de olsa kralı eziklemesi, rol icabı ama olsun ahahhsh
Onun dışında bebeğim Jo Yeong aksiyon sahnelerinde göz dolduruyordu gerçekten. Zaten bu konuda diğer dizilerinde de muhteşem. Hayranıyım, aşırı.
Jo Yeong kralın sekiz yaşından beri yanında olan Kırılmaz Kılıç unvanlı can yoldaşı. Aynı zamanda yakın koruması. Helal olsun dizi boyunca çelik yelek giydi, işte zeka böyle bir şey arkadaşlar bir de Lee Gon'a bakın, savaş meydanında gömlekle dolaşıyo yiğidim, bu ne güven yav. İnanılmaz ketumluğu, heykel gibi duruşu, tepkisizliği, Lee Gon'a aşırı bağlı oluşu falan çok şirindi. O uzun siyah trençkotuyla bize de az defile yapmadı yiğido hahahhsha Zeki birisiydi. Finalde Myeong Seung Ah ile mutluluğu bulması, tenhalarda menhalarda el ele tutuşmaları da çok şekerdi. Ama daha geniş işlenmesini çok isterdim, bence onlardan da çok sağlam bir yan hikaye çıkabilirdi.
Jo Eun Seob... Bu bebiş de emniyette staj mı yapıyordu, askerlik mi yapıyordu, öyle bir şeyler. Lee Gon'la ikinci bölümden kanki olması olaydı ahahah Çok tatlıydı ya inanılmaz. O aksanlı konuşması (Save Me'den kalmış olabilir :P) sevimli tavırları, Jo Yeong'u görünce "Ben bu kadar yakışıklı mıydım?" deyişi, fedakarlığı ve o sayısız hayalleri. Jo Yeong'la olan veda sahnelerinde cidden gözlerim doldu ya keşke bir kere daha görüşselerdi. Eun Seob da Yeong'u hatırlasa iyi olurdu. Finalde yine Myeong Na Ri ile mutluluğu bulmaları ve Eun Seob'un harika bir işi oluşu, güzel detaylardan birisiydi.



Kang Sin Jae/Kang Hyeon Min (Kim Kyung Nam)

Bebişimin de gülen fotoğrafını koydum çünkü tam bir kader mağduru olduğundan totalde güldüğü sahneler üç saniye falandı dizide. Yani senarist acımamış, vurdukça vurmuş. Kim Kyung Nam ilk kez izlediğim bir oyuncu. Ama kendisini RIABB'da izlediğimiz Wi Ha Joon'a öyle benzettim ki tanıyorum gibi oldu. Gülerken benziyorlar tabi, ciddiyken Kim Kyung Nam'ın daha kemikli ve sert bir yüzü var. 
Kang Sin Jae (aslında Hyeon Min) Kore Cumhuriyeti'nde Tae Eul ile aynı birimde çalışan bir polis.
Aslında Kang Sin Jae, Kore Cumhuriyeti'nde mutlu şekilde yaşayan bir çocukken ciddi bir kaza sonucu yıllar boyunca uyutulmuş. Ancak babası, Lee Lim'le karşılaşınca anlaşma yapmış ve diğer dünyadaki Kang Hyeon Min'i bu dünyaya getirip onu Sin Jae yapmışlar. Sin Jae'nin annesinin bundan haberi olmadığı için kadın sen benim mucizemsin falan diyordu. Ama aslında asıl Sin Jae kapalı kapılar ardında, bir bakımevinde hala uyutuluyor. Yani görün çocuğumun halini ismi kendisine ait değil, annelerin biri onu küçük yaşta köprüden atıyordu az daha, diğeri desen çocuğunu polis olmasından utanmadan kumarda milletin ciğerini söküyor, babası zaten mal varlığını kapatıp hapse düşmüş.
Ama yine de Sin Jae bir şekilde çok sağlam karakterli, ilkeli ve düzgün birisi olarak büyümüş. Sevdiği kadına onu sevdiğini hiç söyleyememiş, asabi, sert görünüşlü ve bu görünüşün arkasına sığınan birisi. İkinci karakter normalde ama ben hiçbir ikinci karakteri bu kadar sevmemiştim. Hiçbir yanlış hareketi olmadı ve her zaman doğrularıyla hareket etti. Yeong ona Majesteleri ve Tae Eul birlikte olamaz, dünyaları farklı sen Tae Eul'a açıl dediğinde, aynı dünyada birbirinden daha uzak insanlar var demişti pardon yargı dağıtmıştı, kral bee. Zaten ne kadar ilkeli biri olduğunu, ilk bölümlerde "Bu güzel geleneğin ortadan kalkması ne yazık." demesine rağmen asla rüşvet kabul etmemesinden anlamıştım. Bebişim... Bir de annesine gerçeği anlattığı sahnede, annesinin koşup Sin Jae'ye sarılması ve bu çocuğumu suçlaması çok üzmüştü beni. Neyse ki annesi hemen hatasını anladı, sarıldı ve "Sana da sarılmam gerekirdi. Sen de benim evladımsın." dedi, beni kazandı.
Kang Sin Jae'nin, kazanın engellenmesi akabinde güzelce büyüyüp şirketin başına geçmesi beni çok mutlu etti. Kang Hyeon Min versiyonunun ise Kore Cumhuriyeti'nde olmaması beni üzse de ait olduğu dünyada, Luna ile mutluluğu bulması beni çok sevindirdi, bebeklerim, ağlarım...



Koo Seoryoung/Koo Eun Ah (Jung Eun Chae)

Offf şu karıdan da hiç bahsedesim yok ama... Yani kişisel olarak Jung Eun Chae'nin oyunculuğunu da pek sevmedim. Ağız yapısı biraz yapmacık bir hava katıyor hareketlerine. Bilemedim. 
Karakteri de dandikti zaten amaaan. Yani kötü karakter de zaten bunun bi halt olmayacağı o kadar belliydi ki, gerilmedim bile. Yani kraliçe olcam kraliçe olcam falan diyodu da, ben bile olurdum o saraya kraliçe, na bu olmazdı. Zaten bakın Lee Lim şeytandan beş dakika önce doğmuş kötülükte bir insan ama en azından zeki. Hem aptal hem kötü karakter görünce tansiyonum düşüyo benim, aha bu da öyle biriydi işte.
Yani cin olmuş da adam çarpacak bak bak, sen kim köpek abla ya? Başbakan olmuş, kabine bunu indirmeye yer arıyor kendisini seven iki kişi var bakın İKİ (sekreteri ve annesi). Bu da yok kralın elini ayağını bağlarım, yok şunun yoluna taş koyarım, yaparsın bekle. Bu arada o uskumru olayı neydi ya, hiç açıklamadılar. Annesine ne yedin diye sorarsam uskumru de falan dedi, başka bir şey duyunca çığlık attı falan. Hasta mısın bayan ahhhahash Genel olarak manasız bir karakterdi yani. Bir de manpasikjeok'u alcam falan dedi ya kahkaha şelalesi. Lan millet yirmi bölümdür birbirini kırıyo flüt için, sana helvacıoğlu flüt bile düşmez, ikile. Ben kötü karakterin de zekisini severim, öteki türlüsü hiç çekilmiyo diyerek bu kadın hakkında konuşmayı bırakıyorum. Buna çok bile, 16 bölümde beni mutlu ettiği tek an hapis sahnesiydi...



Bunun dışında dediğim gibi Lee Lim kötünün kötüsü, şeytanın akıl hocası bir insandı ama zekiydi, eğlendiriyordu beni böyle sayko sayko gezip insanlara hayatlar teklif edişi. O salaklar da hemen atlıyo teklife, yav bir dur bir düşün dimi, yok.
Myeong Na Ri/Seung Ah da sevdiğim bir karakterdi ama dediğim gibi çok izleyemedik kendilerini. Na Ri'nin The Alley kafesinde çok gözüm kaldı yalnız... Mekan ayrı güzel, yaptığı kahveler ayrı güzeldi keşke gitsem...
Onun dışında polis ekibi falan ayrı bir alemdi çok severek izledim. 
Prens Buyeong ölünce de çok üzüldüm ya, zaten adam dizinin en pisi pisine ölen karakteri. Kral olamayacaktı belliydi, e çoluk çocuk yurtdışında zaten biri hadi hain onu sayma ama aile özlemi, bir de kardeşi tarafından öldürüldü. Yazık oldu adama. Yetmedi, torunu da öldürüldü. Olan Saray Hanımı Noh'a oldu. Heh bir de bu mantıksızdı şimdi aklıma geldi. Lee Lim öldükten sonra, bu adamın da geri gelmesi gerekmiyor muydu acaba? Herkes hayatına geri döndü. Buyeonggun'u göremedim???



Bunlar da benimkiler :)


Sevmediğim şeylerden biraz bahsedecek olursam; 

En temeliyle başlayalım, herkesin beyni yandı, bu da ayrı bir dava. Buna sözüm yok, Kim Eun Sook farklı bir şey denemek istemiş çok da güzel olmuş. Hatta diziyi bu kadar aylara yayaa yaya izlemesem daha çok şey anlardım, bundan da eminim. Yani bu olaylar gayet hoşuma gitti ama benim sevmediğim şey şu oldu. Başladığımda hiçbir şey anlamadım... Ciddiyim, dönüp dönüp diziyle ilgili tanıtım yazıları okudum yok, yine anlamadım. Öyle bommmboş dört bölüm falan izledim birazcık bir şeylerin oturması için, size yemin ediyorum ikinci bölümden sonra şöyle bir şey yandı bende "AAAA PARALEL EVRENMİŞ". Bravo, zaman yolculuğu olmadığını anladın, nasıl oldu ya bu? Bu benim bireysel gerizekalılığım da olabilir ama bence bu bir eksikliktir. Bir kere izleyici içine giremediği, anlayamadığı şeye nasıl devam edebilir? Bir arkadaşım yana yakıla ısrar etmese bırakmıştım diziyi, ne olacaktı o zaman? (Kim Eun Sook ağlıyor evinde bu bilgiye.) Bence ilk bölümlerde biraz daha hafif ve anlaşılır başlayabilirdi. Ben de dördüncü bölümde olayları anladıktan sonra diziye tekrar başlamak zorunda kalmazdım :P

O ürün yerleştirmeler! Allahım o ürün yerleştirmeler! Gözümüze soktular hepsini. Yok tavuğu, yok vitamin karışımı, yok likit allığı YETER diye bağıracaktım. Ama o yüzlerine geçirip yüz bakımı yaptıkları alete bi yükseldim, ne o? Al işte ya tuzağa düştüm, adamların amacı buydu zaten... Hadi ben çok sinir olmadım ama ürünleri uzuun uzun övmeleri kimilerini çok sinir etmiş, haklılar abi. Bir ürün neden üç repliği hak etsin ki?

Ya bir de bazı şeyler çok paradokstu. Yani nereye koysam oturtamadım, o anlaşılmayan noktalar beni içten çökertti ahahsha Çok normal, bir şey diyemem kadın bir sürü unsuru bir potada eritmiş ve tamamen bambaşka bir evren yaratmış, elbette mantık hatası olacak. Ama bazı şeyler çok havadaydı ve herkes de başka şeyler anlamış yani. Çoğu şeyi kader diyerek geçiştirdiler ama bakın ben kül yutmam, o flüt ya başka şekilde kırılıp, başka bir dünyaya açılsaydı kapı? O zaman Lee Gon, Tae Eul yerine Tae Ra'yla karşılaşsaydı ya? Hayal ettiniz mi felaketin boyutunu ahahahs

Bir de Goblin'i izlemedim ama insanlar bu çifte o kadar alışmış ki herkes karşılaştırmalara başladı. E benim de gözüm biraz aradı ama yine de erken olduğunu falan düşünmüyorum. Goblin 2016'da yayınlandı, bu insanlar dizimiz unutulsun diye kaç yıl beklesin insaf :P Ama evet gözler Gong Yoo'yu arıyor. Ya bir de Kim Go Eun güzel, Lee Min Ho yakışıklı, yan yana da epey güzel görünüyorlardı. Ama o devasaa devasa aşkın birazı geçti bize gibi hissediyorum yani kdrama tarihinin en büyük aşkları diye bir liste yapılsa, Kral Wang So, Kral Lee Gon'u listeye almaz hani, bu da böyle bir durum ahdhahd



Sevdiğim şeylere gelecek olursak;

Dizinin en sevdiğim ilk şeyi temponun yükselerek gitmesiydi. Evet ilk dört bölüm zerre bir şey anlamıyorsunuz ama o ilk dört bölüm sonrasında taşlar yerine oturuyor. Zaten oraları geçtikten sonra kolay kolay kimsenin bırakabileceğini sanmıyorum. Dizi o andan sonra çekiyor işte içine. Karşılaşmaları, Japonya'nın savaşa gelmesi, Jo'ların tanışması, Kral'ın Eun Seob'u alıp ülkesine gitmesi, Jeong Tae Eul'ın kaçırılması falan derken bunlar hem tansiyonu yüksek tutan hem de dizinin akıcılığına katkı sağlayan şeylerdi, soluksuz izledim. 11. Bölümden sonra tempo hiç düşmedi diyebilirim. Saray Hanımı Noh'un Kore Cumhuriyeti'nden gelmiş oluşu büyük şoktu mesela.

Zaten oyuncu kadrosunu yukarıda da övdüm. Bunun yanı sıra Kim Go Eun ve Lee Min Ho'nun bir çift olarak kimyaları da gerçekten çok tutmuş. Baştan çok oldu bittiye getirilip hızla ilerleyen bir ilişkileri olsa da kimyalarını çok sevdim. Yan yana göz dolduruyorlardı. Ama yine de favori veda sahnem Jo Eun Seob ve Jo Young'unki.
Yan roller süperdi. Lee Gon'u elinde büyüten Saray Hanımı Noh, Prens Buyeong, Jo Yong, Lee Gon'un muhafız ekibi ve her şeye yükselerek cevap veren dazlak kafalı eleman ahahahha Kore'de de polis ekibi, Jo Eun Seob ve Myeong Na Ri yine sevdiğimiz yan roller olarak geçtiler literatüre. Oyuncu kadrosu harikaydı ya herkes canla başla oynamış, belli. 
Woo Do Hwan ve Lee Min Ho'nun da bromance'i gözlerimizi şenlendirdi :P Diziden sonra ikisi çok yakın arkadaş olmuşlar, bu da hoş bir detay.

Çok spesifik bir şeye değineceğim ama bu da çok sevdiğim olaylardan biri. Normalde dizilerde bölüm biter. Sonraki bölüm çok az geriden alsa da yine aynı olaydan başlar ve devam eder. Ancak burada bölüm sonunda bir şey oluyor ve bir anda oluyor. Bu nasıl oldu, ne alaka, bu bunu nasıl buldu falan derken sonraki bölüm, diğer dizilerdeki gibi kaldığı yerden başlamıyor. Olayın çok gerisinden alıp aydınlatılmayan ne kadar nokta varsa bir bir ışık tutarak gidiyor ve hatta başka yarıda kesilmiş olayları da işliyor. Bence bu da merak unsurunu hem canlı tutmak hem de tatmin etmek açısından çok mantıklı bir teknikti.

Tekniğe girmişken, çekim tekniklerinden bahsetmeden olmaz. Tam bir görsel şölendi cidden. Zaten çekimler çok başarılı onun dışında da mekanlar, yollar, parklar, bahçeler... Zamanın durduğu anlar da çok profesyonel çekilmişti mesela. Farklı teknikler denemişler. Muhteşemdi cidden harika bir iş çıkarılmış. Bir tek iki dünya arasındaki yeri başarısız buldum. Instada denemeyen üç kişi kaldığımız Aurora-Runaway diye bir filtre var ya ona benziyor aynı ahahshah Çok yapay geldi bilmiyorum ama sanırım iki dünya arasında, varla yok arası, ütopik bir yer olduğundan öyle yapmışlar.

Ve tabi ki en önemlisi olay örgüsü. Yani beynimizi falan yaktı ama 16 bölüm bizi ekrana çiviledi mi çiviledi Kim Eun Sook. Zaten bu kadının her yaptığının hit olmasının bir sebebi var. The Heirs en sevmediğim işi olsa da hitleri genelde kaliteli oluyor. Düşünmüş taşınmış, iki evren yazmış, işin içine de kuantum, fizik, matematik falan karıştırmış. Hele o Lee Gon'un zamanda ilerlemesi, geçmişe gidip değiştirebilmesi, aslında darbe gecesi kendisini kendisinin kurtarmış olması, yok Merlin'in donu yani arkadaşlar. Bir de yine aynı bölümde gelecek Lee Lim ve geçmiş Lee Lim'in birbirine laf sokması ahshahhs Abi adam geçmişiyle bile kavgalı ya. Neyse demem o ki tertemiz beynimiz yandı. İnanın diziyi izlerken oturtamadığım çok şey oldu. Bu kimdi, nereliydi, neden geldi falan diye düşündüm sürekli ama o biraz benim dizinin ortalarına doğru bölümler arasında uzuun aralar vermem. Bireysel salaklığım yani, sen dizinin olay örgüsü oturuyorken niye arayı açıyorsun. Ara vermeye gelmiyor arkadaşlar, yeri gelmişken söyleyeyim. Bazı diziler olur, bir ay sonra açar izlersin, hatırlarsın. Ama bu öyle değil bir haftada her şeyi unuttum, Kral da buna dahil :P Ama yine de hepsi benim suçum değil. Cidden konu genel olarak inanılmaz karışıktı.


Final Bölümü Hakkında: Uzun zamandır izlediğim açık ara en güzel final olduğu için buna ayrı bir başlık açtım. Bakın gömdük belki ama övmesini de biliriz yeri gelince ahahahha Final bölümünün en kötü kısmı Jo Yeong öldü mü ölmedi mi diye gerilmemdi. Aslında bunu Lee Lim geleceğini öldürünce gördük yani, bir şey olduğu yok. Ama güvenemedim yani çünkü yukarıda elli kere yazmış olduğum gibi Jo Yeong benim favori karakterim <3 Bunu böyle süründürdüler de süründürdüler, Jo Yeong'u en son flashback anılarını görürken gördük ve her drama izleyicisi bilir ki bu hayatın film şeridi gibi gözün önünden geçmesidir, karakterin ölüm alametidir... Neyse ki Jo Yeong'uma bir şey olmadı.

Lee Lim öldükten sonra tüm geçmişin nasıl değiştiğini bize göstermelerini sevdim. Lee Ji Hun'un ölmemesi (hatta büyüyüp tütütütü maşallah bir denizci olması), Lee Lim'in sevilecek olduğu tek dünya olması, Luna'nın Koo Seoryoung'un annesiyle yaşadığı olay ve hayatının kökten değişmesi, Kang Hyeon Min'in Buyeong ile karşılaşması falan bunları izlemek çok eğlenceliydi. Onun dışında Sin Jae/Hyeon Min'in Kore Cumhuriyeti'nde olmaması beni gerçekten çok üzdü ama en azından Hyeon Min'in Kora Krallığı'nda da aynı şekilde polis olması, hatta Luna'nın da polis olması ve birbirlerine yakın olmaları... Off o kadar duygulandım ki bu kısımda, ikisi için de çok mutlu oldum ya çok. En beğendiğim kısım da Koo Seoryoung'un mapusa düşmesi ahahahhshs Bir de ağladığım yer Jo Yeong'un Jo Eun Seob'u özlemesi ve idare ediyorum demesi, yak yak yak...

Lee Gon'un harbiden evrendeki tüm kapıları açması, kral ajhshahsj Bu kısmı izlemeyi de çok sevdim ya tüm paralel evrenleri geziyordu ve Jeong Tae Eul'ı arıyordu ya. Elindeki çiçekler solmuş ahahahha Benim favori Jeong Tae Eul varyasyonum Yılın Sanatçısı ödülünü kazanan Jeong Tae Ra ahahshahs hayran kulübü ismi peki Tae Ra-byte, o kadar dev bir kahkaha attım ki ajhahshahs Ay bir de Jeong Tae Eul'ın hiçbir şeyi unutmamış olmasına o kadar sevindim ki ya. Bana sanki tüm izlediklerimiz boşaymışş gibi hissettiriyor hafıza kaybı zımbırtıları. Çok sinirleniyorum.

Yine çok sevdiğim şeylerden birisi Lee Gon ve Tae Eul'ın randevu olarak yılları gezmeleri, var mı ya böyle orijinal date ahahahah Yıllara göre, kopyalarının olmadığı zamanlarda gezdiler tozdular cidden çok isterdim böyle bir şey. Hele Gon'un 94 yılına dönüp Sin Jae'nin kaza geçirmesini bilmeden de olsa engellemesi ve Sin Jae'nin chaebol olarak hayatına devam ediyor olması muhteşem bir detaydı, ne de yakışmış oğluşuma chaebollük ahahahah Yeong'a ve Saray Hanımı Noh'a yakalanmaları ise yorumsuz, o kadar güldüm ki kaslarım ağrıdı finalde.

Beni oldukça tatmin eden bir final oldu açıkçası. Son bölümün son on dakikası kavuşmalarındansa yarım bölüm boyunca güzel sahneler izledik. Üstelik bence tüm zamanlarda date'e çıkmaları da çok hoş bir ayrıntıydı. Hoşuma gitti.



OST listesi güzeldi ama benim için çok sevdiğim bir kaç parça vardı, onları bırakayım aşağı. Ama tüm şarkılar sahneleri desteklerken iyi iş çıkarmıştı bence. 
Hwasa-Orbit
Kim Jong Wan (NELL)-Gravity
Youngzoo-Maze
Paul Kim-Dream
Gummy-My Love

Tüm parçalara (enstrümantal olanlar da dahil) göz atmanızı öneririm. Dizinin havasına çok uyan hoş parçalar vardı dediğim gibi.

Son olarak yukarıda da dediğim gibi öneriyorum. Tüm olayları ve karakterleriyle izlemekten çok keyif aldığım bir diziydi. Düşünmeyin, başlayın.







Bu iki insanı aynı kişinin canlandırdığına sizin inanasınız geliyor mu ya?










Bebek Jo Yeong'u gördünüz mu uwu krizi



Off bir kavuşmanız yok muydu ya?


Fotoğraftan sıvı karizma akıyor...




"Hayat bize nasıl bir kapı açarsa açsın... Paylaştığımız anlar bazen bizi üzse bile, yorulmadan sevebilmeyi diliyorum. Böylece, bizi seçen kaderi sevmeye karar verdik. Sadece bugün. Ve sonsuza dek."




18 Nisan 2021 Pazar

Pazar Yayını! / Yeni Hafta Şarkıları (19.04.21)


Herkese merhabalaaar! Yazıya geçmeden önce bu köşeyle ilgili ufak bir duyurum var, epey yoğun olduğumdan aralarda yazı atamıyorum blog baştan aşağı hafta yazısıyla doldu, help! 
Bu yüzden bu yazıyı belki iki haftaya bir düşürebilirim, bilmiyorum, bakiciiz hehe.

Bu hafta için de güzel şarkılar seçtim, hepsi gerçekten eğlenceli ve güzel parçalar. Hazırsak, başlayalım1

Enerjik Pazartesi: Taeyeon-Stress

Haftanın tüm stresini, Taeyeon'un Stress şarkısına saklamaya ne dersiniz? Bu eğlenceli ve yüksek tempolu şarkı benim en çok dinlediğim Taeyeon şarkısı olabilir, yıllardır canım sıkıldıkça dinlerim. Anında enerjiyi yükseltir, her Pazartesi için önemle rica olunur. 



Huzurlu Salı: A.C.E-Clover

Elimden gelse Times Meydanı'na asacağım A.C.E'in ismini, dev hoparlörlerden dinleteceğim şarkılarını. Clover son zamanlarda sektörün gördüğü enn güzel b-side. O kadar da eminim bundan. Bir kere dinleyince aşık olacaksınız, bahse girerim. Aradığımız o sakin, huzur veren Salı gününün imajına öyle uygun ki... Dinleyin, ama yalnızca salı günü değil her gün dinleyin ki her sabahınız daha da güzelleşsin. Yeni çıkardıkları Down şarkısı da çok eğlenceli, bakmanızı öneririm. 



Renkli Çarşamba: Oh My Girl-Perfect Day
Çarşamba günü içinizi kıpır kıpır edecek bir enerjiyle güne başlamak istiyorsanız, muhteşem bir günü garantileyen Perfect Day bu işi için biçilmiş kaftan. Oh My Girl'ün müziğini uzaktan severek takip eden birisi olarak bunun en sevdiğim b-side'lardan olduğunu söyleyebilirim. Sanki hayalleri konu alan bir kdramanın şarkısı gibi, dinlerken insan her şeyi yapabileceğine inanıyor. Çarşamba günü biriken işlerinizi bir çırpıda bitirebilirsiniz, tabi ki bir ölçek Perfect Day ile. 



Nostaljik Perşembe: Kiss&Cry-Domino Game

2014'te çıkan 896873 gruptan biri olan Kiss&Cry'ı çok kişi hatırlamaz. Domino Game ilk ve son şarkıları oldu çünkü. Bu durum beni cidden üzdü çünkü Domino Game çok iyi bir şarkı olduğu gibi, kızların daha iyi işler yapacağı belliydi aslında. Zaten vokalleri çok çok iyiydi. Aynı yıl çıkış yaptıkları Mamamoo ile kapışırlar çok rahat. Ama 2014 öyle bir yıldı ki, başarılı olmak için ya şanslı olmak ya da üç büyüklerden çıkış yapmak gerekiyordu. Bu haftanın nostalji günü perşembede Kiss&Cry'ı konuk edeyim, en azından Domino Game hakettiği değeri görsün istedim. Miss gibi nostalji kokar, eski kpop kokar efenim dinleyin, dinlettirin. 



Güneşli Cuma: Red Velvet-Aitai-tai

Bir tek ben mi böyleyim bilmiyorum ama ReVel'in Japonca şarkılarına fena halde tutkunum. Tüm Japonca şarkıları gibi Aitai-tai da çok komik ve eğlenceli bir şarkı. Çok ciddiye almadan dinlerseniz baya eğlenebilirsiniz. Bence cuma gibi neşeli ve eğlenceli bir güne çok uyar. O yüzden dinleyelim, bitince tekrar dinleyelim. 



Hareketli Cumartesi: Seungyoon-Obvious ft. Simon Dominic

Fırından yeni çıkmış bir albüm! Winner'dan Seungyoon'un yeni albümünde yer alan şarkılarından biri bu. Simon D'nin de eşlik etmesiyle müzik şölenine dönüşüyor. Albüm çıktığından beri en keyif alarak dinlediğim şarkı bu. Eğlenceli altyapısı, ritmi, Yoon'un vokaliyle en keyif aldığım şarkılardan. Simon D, çok özlemedik mi? Cumartesi ruhuna uygun, dinlensin. 



Far Caspian-Let's Go Outside

Haftayı bitirmek için en iyisi. Sakin bir pazar sabahı, güne Far Caspian ile başlamak gibisi var mı hiç? Bu da benim en sevdiğim ve içimi huzurla dolduran şarkıları. Camdan bakın, kitap okuyun, sağlıklı ve üretken kalın. Far Caspian da dinleyin. Bana güvenin, cidden çok seveceksiniz.



Bu haftalık benden bu kadar. Eğer sizin de bu aralar çok sevdiğiniz şarkılar varsa, bu şarkı tam şu güne uygun diyorsanız yorumlarda bana önerin. Farklı şarkı önerileri almayı severim∼ Kendinize iyi bakın, bu hafta da çok çabalayın. En önemlisi sağlıkla kalın! Görüşürüz.



11 Nisan 2021 Pazar

Pazar Yayını! / Yeni Hafta Şarkıları (12.04.21)

Pazar Yayını köşesinde ikinci haftamıza hoş geldiniz! Bu haftayı bile görebileceğimizi sanmıyordum inanır mısınız ahahahaha. Ama neyse ki geldik buradayız. Benim açımdan sürprizlerle dolu ve heyecanlı bir haftaydı. Önümüzdeki hafta ise yoğun olacağım. Benim gibi yoğun olacaklar için tüm hafta modu yükseltecek güzel şarkılar hazırladım bile! Başlayalım mı?



Enerjik Pazartesi: Elaine-Wake Up

Bu sene en sevdiğim dizilerden biri olan Saikojiman Gwaenchanha'nın en sevdiğim şarkısı buydu. Pazartesi için daha uygunu olabilir mi, "Uyan, dinle, kahveyi kokla." diye başlıyor şarkı. Muhteşem bir hafta başlangıcı için birebir bence bu şarkı. Genelde uyanamadığım sabahlarda Wake Up ile kendime geliyorum. Ritmi anında beni o ana döndürüyor. 



Huzurlu Salı: Scrubb-Escape

Scrubb çoğumuzun hayatına Taylandlı oyuncu Bright sayesinde girdi. Açıkçası benim açımdan da öyle oldu. Her şarkıları birbirinden güzel ancak ben bu şarkının her şeyine ayrı hastayım. Bir Salı gününü ne daha güzelleştirebilir ki? Alın tekrar seçeneğine, dönsün dursun bu şarkı.



Renkli Çarşamba: ONE OK ROCK-Yume Yume

One Ok Rock benim favori Japon rock grubumdur. Hatta dinlediğim başka bir rock grubu yok sanırım. Ancak One Ok Rock o kadar güzel müzik yapıyor ki... Hele son albümlerini müzede falan saklamayı teklif edeceğim, öyle bir albüm. Mutlaka göz atın. 
Yume Yume de çok eğlenceli ve hareketli ilk dönem şarkılarından. Üstünden yıllar da geçse hala dinliyorum bu şarkıyı. Bence Çarşamba modu için muhteşem bir şarkı. 



Nostaljik Perşembe: Sunny Hill-Pit A Pat
Hani kaç yıl önce EXID, bugünlerde Brave Girls'ün eski bir şarkısı listeleri hızla tırmanıyor ya, öyle seviniyorum ki. Eskilerden bilmediğimiz öyle güzel hazineler var ki. Mesela Sunny Hill. Bu da benim en sevdiğim şarkıları. Bu şarkı The Greatest Love dizisinin şarkılarından. Diziyi geçen sene izledim ve tüm yıl bu şarkıyı dinledim, abartmıyorum. Dinlerken içim kıpır kıpır oluyor, birilerine aşık olmak istiyorum, kalbim Pit A Pat diye atsın istiyorum.



Güneşli Cuma: IU-Lilac

Deli gibi taktığım şarkılardan bir diğeri... Bu günlere öyle uygun ki Lilac. Her gün dinliyorum neredeyse ve beni sakinleştiriyor. Bence sonu tatil olan bir cumaya da böylesi yakışır. Bir doz Lilac, her şeyi kurtarır. 



Hareketli Cumartesi: EXO-The Star (Chinese Ver.)

Aha bu şarkı da beni anlamsız şekilde neşelendiren şarkılardan birisi ahsjahjsj Nasıl, neden asla bilmiyorum ancak dinlerken içim kıpır kıpır oluyor. Favori versiyonum da Çince olan olduğu için onu ekledim buraya. Bir şans verin seveceksiniz. Bazen EXO'nun eski şarkılarını çok özlüyorum. Aşırı ama.



Sakin Pazar: The 1975-Chocolate

Bu şarkıyla tanıştığım günü öyle iyi hatırlıyorum ki. Sıcak bir yaz gecesiydi, karanlıkta salonda uzanıyordum, sosyal medyada rastlamıştım. Altı yıl falan oldu aşağı yukarı. O gün bugündür aklıma geldikçe dinlerim. Öyle güzel bir şarkı ki. Bence güzel bir Pazar gecesine de çok yakışır. Bir kere dinleyin, bağımlılık yapacak zaten :3 Dikkat, bünyelerde ismi gibi çikolata etkisi yaratır.



Bu hafta için size önerdiğim şarkılar bunlar. Umarım bu hafta da bu şarkılarla modunuzu yüksek, enerjinizi sağlam tutabilirsiniz! Herkese bu hafta için başarılar diliyorum ahshahsh. Diğer pazar
görüşmek üzere!



4 Nisan 2021 Pazar

Pazar Yayını! / Yeni Hafta Şarkıları (05.04.21)



Selamlar herkese! Ben yine bu blogda yeni bir köşeye başladım! Böyle, haftalık ve güncel olacak köşelerin olması benim açımdan da iyi olacak ve blog boş kalmamış olacak (bir daha asla köşeye yazı yazmadı:P) 

Birazcık formattan bahsedeyim öyleyse. Burada her pazar belli başlı, sevdiğim şarkıları paylaşacağım. Bu şarkıların hepsi yeni hafta için dinlemenizi önereceğim şarkılar. Bence burada çok eğleneceğiz. Bu arada hiçbir şekilde sınırlama yok, yani ağırlıklı K-Pop olacak ancak başka müzik türlerinden, ülkelerden müzikleri de taşıyacağım size. Öyleyse, ilk haftaya başlayalım!

Enerjik Pazartesi: Saint Motel-Sweet Talk

Yeni bir haftaya başlamak her zaman zor olur. Pazartesi yıllardır sendromla ilişkilendirilen bir gün. Tabi bu günde yataklarımızdan belli saatlerde kalkıp işe/okula gitmemiz ya da yeni işlere başlamamız gerektiği için bu kaçınılmaz. Pazartesi'ye enerjik başlamak için gereken gücü size Sweet Talk verebilir!



Huzurlu Salı: Sunset Rollercoaster-My Jinji

Sunset Rollercoaster benim de çok yeni keşfettiğim bir grup. Gerçekten çok güzel müzik yapıyorlar. My Jinji ise en ünlü eserlerinden olmasına rağmen bu ünü sonuna dek de hakediyor. İnsanın içine dokunan bir enstrümantal kısmı var. İçinizin yumuşak olacağı, sakinleşeceğiniz, yağmurda yürüyormuş hissi verecek bir Salı için, My Jinji en güzel seçim olacak.



Renkli Çarşamba: BTS-Telepathy

Hafta ortası, Çarşamba! Güçlü kalın, yarısı bitti. Haftasonu çok yakın:P Haftaya son bir güçle devam edebilmek için Telepathy size yardımcı olabilir. BTS'imizin BE albümünde yer alan Telepathy baştan sona eğlenceli melodisi ve renkli sözleriyle gününüzü şenlendirmek için geliyor gibi!



Nostaljik Perşembe: SHINee-Ready Or Not
Perşembe için ikonik bir eski K-Pop'tan daha uygunu yoktur. SHINee'nin bu çok bilinmeyen b-side şarkısı Ready or Not bu gün için gerekli enerjiyi verebilir. Ayrıca mutlaka bu şarkının canlı konser performanslarına göz atın, çok eğlenceli canlı performansları var.



Güneşli Cuma: Super Junior D&E-Can You Feel It

D&E'nin eğlenceli şarkıları da bir başka oluyor. Can You Feel It de benim en sevdiğim D&E şarkılarındandır. Şöyle güzel bir Cuma gününde eğlenceli ritmiyle içinizi kıpır kıpır edecek güzel bir şarkı, dinleyin dinlettirin efendim! 



Hareketli Cumartesi: Weeekly-After School

Hareketli bir cumartesi için eğlenceli bir şarkı gibisi yoktur. Weeekly'nin listelerde hızla yükselen bu şarkısı gerçekten son zamanlarda en sevdiğim şarkılardan biri. Bana eski k-pop hissi veriyor. Severek dinliyorum bu yüzden :3 Cumartesi, kahvenin yanında iyi gidecek, güvenin bana.



Sakin Pazar: iKON-Why Why Why

Uzaktan eğitime geçmediğimiz o eski güzel günlerde, pazarları en sevdiğim şey öğleye kadar yataktan çıkmamaktı. Sanki tüm haftanın yorgunluğunu atıyordum o şekilde. O yüzden böyle ayakları uzatıp keyif çattığımız pazarlarda ne iyi gider bu şarkı. Fırından yeni çıkmış şarkılardan birisi zaten. Benim de favori iKON şarkılarımdan birisi oldu böylece.



Bu haftanın şarkılarını sizinle bu pazar yayınında da böylece paylaştım. Umarım bu hafta da bu şarkıları dinleyerek güç bulabilirsiniz :3 Tüm haftanızın güzel geçmesini umuyorum, hepinize sağlıklı ve mutlu günler diliyorum! Hayat devam ediyor, biz de öyle yapalım!





29 Mart 2021 Pazartesi

K-Pop Spring Playlist / En İyi İlkbahar Şarkıları

Herkese kucaaak dolusu merhabalar! Bugün yine güzel bir playlist oluşturup geldim. Aslında bu hafta sınav haftam ama ilkbaharın iyiden iyiye kendini hissettirdiği bu güzel günlerde, bize güç vermesi için bu güzel çalma listesini hazırladım! 

Aslında blogu uzun süredir takip eden varsa, benim tam bir kış sevdalısı olduğumu biliyordur. Ama kıştan sonra gelen ilkbaharı da bir o kadar severim. Mis gibi kokan ağaç çiçekleri, ılıyan hava, bahçemizdeki çimlerin üstüne uzanmanın verdiği o müthiş his ve uyanan doğa! Muhteşem değil mi? İçim kıpır kıpır olmaya başladı bile. Aslında her mevsimi çok seviyor ve özlüyorum sanırım, hepsinin ayrı bir tadı var. Denize aşık bir Egeli olarak yaz mevsimine de ayrı hastayım!

O zaman kiraz ağacı çiçekleri kokulu şarkılarımıza geçelim!

Eric Nam & CHEEZE-Perhaps Love
Başa izninizle canım ciğerimi aldığım bir listeyle başlayalım. Perhaps Love aslında efsane Princess Hours dizisinin ost listesinde yer alıyordu. Eric Nam ise bu şarkıyı CHEEZE ile birlikte yeniden söyledi. O kadar doğru bir seçim olmuş ki! O meleksi sesleriyle bambaşka bir seviyeye getirmişler şarkıyı! Tam bir ilkbahar şarkısı olmuş bu sayede. 
Bu vesileyle söylemiş olayım, bin yıl önce başladım CHEEZE yazısı ve beş yıl önce (şaka değil bu arada gerçekten beş) başladığım Eric Nam yazısı taslaklarda, nasipse bir gün yayınlarım...



Baekhyun-Take You Home

Daha bu sabah hava ışıl ışıl olduğu için kahvaltıyı hazırlarken dinledim. Hafif melodisi ve Baekhyun'un güzel sesi birleşmiş, yumuşacık bir bahar şarkısı olmuş. Geçen bahar da vazgeçilmezimdi, bu yıl da öyle! Nisan'da askere gidiyormuş minnok, güzel güzel git, güzel güzel dön. Vay be, EXO üyelerinin çaylak olduğu zamanları hatırlıyorum hala, böyle teker teker askere gitmeleri bende ağlama isteği uyandırıyor... 



CHEEZE-Mood Indigo

CHEEZE aslında karma bir grup olarak kuruluyor ancak diğer üyeler ayrılınca şimdiki CHEEZE'imiz olan Dalchong, CHEEZE ismini alarak yoluna devam ediyor. İyi ki de devam ediyor. Benim sektörde en sevdiğim kadın vokallerden birisi kendisi. Bu şarkı sanırım karma zamanlarından bir şarkı ve hala en sevdiğim ilkbahar şarkılarından. Öyle hafif, öyle rahatlatıcı ki! Rahatlıyorum dinlerken, gevşeyen gönül yaylarıyla ilk görüşte birilerine aşık olmak istiyorum.



BTOB-Beautiful To Me/Her Over Flowers
Bu şarkıyı geçen sene ödev yaparken arkada açık olan radyonun bahar yayınında keşfetmiştim. İsmiyle, melodisiyle tamm bir bahar şarkısı. Mod yükseltmelik, camları perdeleri açıp bahar havasını içinize çekebilecek enerjiyi kendinizde bulmanızı sağlayabilecek bir şarkı.



Busker Busker-Cherry Blossom Ending

Hahahaha neredeyse unutuyordum! Cherry Blossom Ending'siz playlist mi olurmuş? Bu şarkının enteresan bir hikayesi var, bilmeyen kaldı mı bilmiyorum ama. Bu şarkı Kore'nin ulusal bahar şarkısı. Herrr yıl ama istisnasız her yıl bahar gelince bu şarkı listelerde yükselmeye başlar ve zirveyi görür, hiç değişmedi, rakibi kim olursa olsun, domine ediyor ahahaha. O yüzden artık klasiktir. Kpop ile ilgilenen herkesin hayatında bir kez dinlediği bir şarkıdır. Bahara çok yakışır.



O.WHEN-Picnic

Bugün de inat gibi hava o kadar güzel ki bu şarkıyı dinledikçe pikniğe gitmek istedi canım. Birazdan çıkıp bahçedeki çimlere uzanacağım az kaldı gerçekten... Bu şarkı da tam bir bahar ritmine sahip güzeller güzeli bir şarkı.



SOYOU-My Blossom

Soyou'nun sesi böyle hafif tempolu şarkılara çok güzel uyum sağlıyor. Junggigo ile yaptıkları Some şarkısı da çok büyük hit oldu biliyorsunuz ki. Bu şarkıya da sesi çok yakışmış, pamuk gibi sesiyle adeta baharın tüm çiçeklerini açtırmış. Çok güzel çok!



Lovelyz-Hi

Lovelyz, müzik tarzı itibariyle böyle sevimli ve hafif şarkılar yaptıkları için bir çok şarkıları ilkbahar havasında ama benim favori ilkbahar şarkım hala 2015 ilkbahar başında çıkan Hi. Of, 2015 baharı, özlendi. Seo Jisoo olmadığı için buruk bir era da olsa, en sevdiğim başlık şarkılarındandır Hi. Dinledikçe içime bir güç katıyor sanki, yaşama sevincim artıyor bebişlerle. Klibi de çok güzeldir, pastel renklerle bezeli arka planlar ve Lovelyz. Daha ne olsun?



CLC-Sharala

CLC'nin ilk albümü de 2015 baharında çıkmıştı ve title Pepe dahil tüm albüm şarkıları bahar şarkıları gibiydi, hala en sevdiğim albümlerindendir First Love. CLC'nin bu fresh ve teen konseptini özledim gerçekten, ilk iki albümlerinin tadını hala arıyorum. Baharda, her gün bir doz Sharala alınız efendim.
Yine bir başka çok güzel bir bahar şarkısı için buraya da bakınız efendim. CLC'nin Choco Bank draması için seslendirdiği Pounding Love



Baek A Yeon-Sweet Lies (ft. The Barberettes)

Baek A Yeon'u daha JYP'deyken tanırdım, GOT7'ın debut zamanları şirkette Baek A Yeon da olurdu, fotoğraf falan çekmişlerdi. O zaman gereken değeri almadığı için çok üzülüyordum, şu an JYP'nin alt şirketinde, hala güzel müzik yapıyor ama malesef underrated. Bence bu güzel bahar şarkısı Baek A Yeon'a bir şans vermek için güzel bir başlangıç olabilir. Çıktığı dönemden beri çok severek dinlerim.



Berry Good-Mellow Mellow

Aslında bu şarkı bir yaz şarkısı olmaya daha yakın olabilir ama ben her bahar severek dinlerim, öyle işte. Favori Berry Good şarkılarımdandır, bence siz de seversiniz. Böyle insanın içi kıpır kıpır oluyor, hele Gowoon'un "Mellow Mellow" dediği kısımlarda ben kırlara falan çıkmak istiyorum, enteresan şeyler oluyor. 



Cherry Bullet-Violet

Cherry Bullet'in debut albümünde yer alan bu minnoş şarkıyı o kadar dinlerdim ki bir zamanlar. Kışın çıkmış olmasına rağmen bana baharı hissettirebilen şarkılardan biridir. Bu vesileyle söylemiş olayım ki Cherry Bullet'in çok eğlenceli, funky b-side şarkıları var, mutlaka göz atın. Harcanmasın Cherry Bullet...



OH MY GIRL-Windy Day

Tutmayın, Ulusal Bahar Marşımız geldi! Gerçekten bu şarkı o kadar bu mevsime uygun ki şu kızların koşturduğu ormanda, çimlerde ben de koşayım, Arin'le şu çay partisinde ben de oturayım lütfen! Şarkının melodisi, kızların vokalleri o kadar rahatlatıyor ki insanı, kapatıyorum gözlerimi, işte, oradayım, rüzgarlı bir günde o yeşil ormanda!




Bu belki listedeki diğer şarkılar kadar bahar temalı bir şarkı değil ama bu şarkı benim için hala en özel albümlerden olan, The Most Beautiful Moment In Life'dan bir b-side ve bu albüm baharda çıkmıştı. O sene her sene yaptığımız gibi doğa yürüyüşü yapmıştık ve tüm yürüyüş boyunca bu albümü dinlemiştim. O yüzden Converse High'ı ne zaman dinlesem, sanki o çiçeklerin ve çamların kokusu gelir burnuma. Converse bir marka ismi olduğu için küçük bir sansürle "Converse"ı "Lovers"a çevirdikleri çok sevimli performans için ayrıca bakınız; Lovers High



IU-Nagging (ft. Seulong)

Aslında IU'nun da çok fazla bahar hissi veren şarkısı var. Ama çok eski olsa da ben hala bu şarkıyı dinlemeyi çok seviyorum. Sanki baharı en iyi hissettiren şarkı buymuş gibi. Seulong ile seslerinin uyumu ise bu sevimli şarkıyı daha ileri taşıyor sanki. Bu şarkıyı her dinleyişimde dans etme isteği ile doluyorum, enerjim yükseliyor. O yüzden her bahar, severek dinlediklerimden. Bir başka bahar şarkısı olan, fırından yeni çıkmış Lilac da burada kalsın.


Umarım listenin tümü hoşunuza gitmiştir. Çok ünlü şarkılardan ziyade gerçekten kendi dinleyip sevdiğim şarkıları listeye aldım. Dediğim gibi uyanıp güneşi camdan içeri davet ederken dinlemekten çok zevk aldığım şarkılar. Umarım siz de çok sever ve bunlarla güç bulabilirsiniz! Sizi seviyorum. Yorumlarınızı bekliyoruum:3

"Sağlıklı kalmanızı ve birlikte çok gülmenizi diliyorum. Daha çok 'bahar' gibi olan bahara doğru yürüyelim. Bu yıl da çok çalıştınız. Umarız gücünüz olabiliriz. Baharı iptal edemeyeceklerini unutmayın. Yeni yıl için iyi dileklerimle!"
-RM




13 Şubat 2021 Cumartesi

Dizi Yorumu: My Mister / My Ajussi

My Mister'ı şimdiye kadar çekilmiş en başarılı ve en gerçekçi Kore dizileri arasında saysak, yanılmış olmayız. Yazsam mı yazmasam mı diye epey düşündüm, ama yazmazsam içim rahat etmezdi geçtim başına bilgisayarımın. 

My Mister 2018'de yayınlandı ve birçok ödülü de silip süpürdü. Senaristi Another Miss Oh'un da senaristi olan Park Hae Young. Kendisi diğer dizisiyle de çok övülmüş. Onu da izleyeceğim bir ara.
My Mister için genel bir yorum yapmak gerekirse, ağır bir dizi. Kimsenin yüzü gülmüyor ciddiyim. Ama bir şekilde yakın hissediyorsunuz işte. O kadar yakın, o kadar size benzer insanlar var ki. Bir yerde kesişiyor yollar. Genelde blogda yazdığım diziler tavsiye ettiklerim oluyor. O yüzden dizinin ilk bölümlerdeki uzunluğuna ve yavaşlığına aldanmayın, sonradan su gibi akıp gidiyor.

İzlemeye karar verme sürecim çok uzun sürmedi. Lee Sun Kyun zaten yılların oyuncusu, IU ise insanların söylediği gibi çok kötü bir oyuncu değil bence. Tabi zaten herkes burada çok geliştiğini söylemiş ama Moon Lovers'ta da beni hiç rahatsız etmedi. Ya da ben ağlamaktan IU'yu görmemiştim ahahah
İkisinin nasıl bir kimyası olacağını merak ediyordum. Çekildiği dönemde çok fazla konu olan yaş farkı o kadar da sırıtmıyor ki zaten sıradan, romantik bir hikaye de yok ortada. Daha farklı, daha başka bir şey.



My Mister / Naui Ajussi
Yönetmen: Kim Won Suk, Kim Sang Woo
Senarist: Park Hae Young
Yayıncı: TvN
Bölüm Sayısı: 16
Yayın Tarihleri: 21 Mart-17 Mayıs 2018

Konusu her yerde oldukça kısa ve basitçe özetlenmiş. Ama bu özetin birçok şeyi açıklamamasından dolayı ben daha geniş bir özet yapacağım. 

Saman Mühendislik & İnşaat Şirketinde Yapı Mühendisi olarak çalışan Park Dong Hoon, isim benzerliği sebebiyle şirketteki güç çatışmalarının ortasında kalır. Aynı zamanda Dong Hoon'un eşiyle yasak ilişki yaşayan, kendinden küçük CEO Do Jun Yeong'un da kovdurmak istediklerinin başında gelmektedir. Yasak ilişkiyi tesadüfler sonucu öğrenen ve şirkette dönenleri de gözlemleyen genç ve zeki geçici çalışan Lee Ji An, CEO'ya belli bir ödeme karşılığında hem Park Dong Hoon'u hem de ona düşman bir başka yöneticiyi kovdurabileceği teklifiyle gider. 

Spoiler vermeden anlatabileceğim en yalın hali bu. Yukarıda anlattıklarımın hepsi ilk bölümde oluyor o yüzden spoiler sayılmaz. 

Ben spoiler içeren yorumuma geçmeden önce, diziyi izlemeyenlere şiddetle öneriyorum. Dizi konusu itibariyle karanlık ve yavaş, özelliği de bu. Ancak ilk bölümlere aldanıp kapatmayın. Sonra temposuna alışıyorsunuz zaten. Orada yaşıyor gibi oluyorsunuz. 

-eser miktarda spoi içeren alan-

KARAKTERLER
Park Dong Hoon (Lee Sun Kyun)

Dizinin açık ara farkla yıldızı bu adam işte. Lee Sun Kyun hem muhteşem bir oyuncu, hem de sesiyle diğer oyunculara açık ara fark atan bir adam. İnanılmaz güzel bir sesi var. Park Dong Hoon, okuldayken kendisinin alt sınıfı olan Do Jun Yeong'un emri altında bir yapı mühendisi. Do Jun Yeong, Dong Hoon'un eşiyle yasak ilişki yaşadığı için bu adamdan kurtulmak istiyor. 
Park Dong Hoon o kadar bambaşka bir karakter ki. Karıncayı bile incitemeyen, her şeyi içine atan, çok ince düşünen o insanlardan. Her şeyi o kadar çok içine atıyor ve tüm şeylerin yükünü taşımaya o kadar hevesli ki, "Dur artık." demek istiyorsunuz. Kardeşi, "Böyle içine atmaya devam edersen, hasta olacaksın." diye bağırıyordu. 
Dong Hoon ailenin tek çalışan kardeşi. O yüzden en büyük olmamasına karşın, ailenin yükünü çekiyor. Ailesine gerçekten çok bağlı bir karakter, bu da kendi çekirdek ailesinde bazı sorunlara sebep olmuş. Karısıyla olan ilişkisi gerçekten bir çıkmazdı. Karısı onunla ilgilenmediği için mi hiçbir şeyi konuşmaz olmuşlar yoksa konuşmadıkça anlaşamaz mı olmuşlar, çember ilk kimde kırılmış bilmiyorum ama gerçekten o evdeki elle tutulur gerginliği herkes hissetti. Ama yine de anlaşamadığımız insanları genelde gidip aldatmayız Kang Yoon Hee-ssi. Aklında bulunsun. Çok kızdım çok. Bu kadar düşünceli, bu kadar iyi ve nahif bir insan bile nasıl harcanır, onu gördüm. Aldatmayı öğrendiği sahnede de harikalar yarattı resmen. Bir insan aldatan eşine bile mi böyle anlayışlı olur? Daha çok sesini çıkarmasını isterdim, Do Jun Yeong'a diklendikçe rahatladım.
Park Dong Hoon gerçekten acılarla dolu bir karakter. Yaşamış, istediği yere gelememiş, bir türlü mutluluğu yakalayamamış. Çabalarsınız, tırmalarsınız, sonra geldiğiniz yere baktığınızda olmak istediğiniz yerle alakası olmadığını görürsünüz, bu benim en büyük korkum. Park Dong Hoon ise bunu yaşıyordu. O yüzden bu hallerine öyle üzüldüm ki. mutluluğu en çok hakeden karakter sendin Dong Hoon, yıldızın parlasın. Bir de bir yerlerde çirkin falan dediklerini gördüm, tövbe haşa, bu adam Kore'nin en çekici ajussilerindendir, dellendirmeyin beni :P Önce yönetici olmasıyla bizi gururlandırdı, sonra kendi şirketini açtı, CEO oldu. Yürü be Ajussi!



Lee Ji An (IU)
Dizinin bir başka yıldızı ise IU. Herkes oyunculuğunun çok geliştiğini söylemiş.
IU bu dizide bence de karakteri yaşadı. Başlarda duvar gibi, hissiz, umursamaz ve mimiksizdi. Artık hissizleşmiş, sadece o gün de hayatta kalabilmek için yaşıyor gibiydi. Yaşadıkları, çevrenin onu sürüklediği hayat ve geldiği yere çok üzüldüm. Sanki bir tek Dong Hoon onun sadece bir çocuk olduğunu görüp yargılamıyordu. Ji An yıllarca ailesinin borçlu olduğu tefecilerle uğraşmış, sonra hem işitme hem de konuşma yetersizliği olan anneannesini döven tefeciyi öldürmüş.
Bu bir suçun koşullarına göre değerlendirilmesinin önemini ortaya koyuyor. Herkese göre o bir katil ama Dong Hoon, "Meşru müdafaaydı." diyor. Evine izinsiz giren, işkence yapan bir adamı öldürmenin gölgesi hep üstünde kalıyor. 
İlk bölümde çalıştığı yerden aldığı yemek artıkları, ikişer paket kahveyle karnını doyurması falan o içler acısı halleri beni mahvetti. Erkenden büyümek zorunda kalmış bir çocuk, suça sürüklenmiş. 
Bazen kızdım, bunu niye yaptın dedim ama eninde sonunda o da nasıl bir insan olması gerektiğini öğrendi. Sen değil, seni bu hayata sürükleyenler utansın Ji An. O da Dong Hoon'la birlikte yavaş yavaş öğrendi ve tüm bu zorlukları birisiyle nasıl paylaşabileceğini gördü. Lee Ji An'ın böyle güzelce iyileşmesi beni sevindiren detaylardandı. Park Dong Hoon'a duyduğu saf bağlılık ve sevgisi de bence çok değerliydi. Kimseyi gerçekten sevmemiş, nasıl sevilir bilmemiş ama Park Dong Hoon ona kendi deyimiyle "Dört kereden fazla iyi davranan tek insan.". Birlikte yemek yemeleri, içmeleri ve eve yürümeleri çok iyileştirici anlardı. Ama biri beni gizli gizli dinlese çok sinirlenirdim. Park Dong Hoon yine iyi karşıladı.

Park Sang Hoon ve Park Gi Hoon (Park Ho San, Song Sae Byeok)
Park kardeşler yine bildiğimiz gibi... Gi Hoon her ne kadar, "Bu üçlüden bıktım usandım!" dese de asla ayrılamıyorlardı birbirlerinden. Hele Sang Hoon ve Gi Hoon sürekli birliktelerdi. Sang Hoon iflas etmiş, Gi Hoon ise kariyeri yerlerde bir yönetmen. Annelerinin evinde yaşarken, artık bu işin böyle gitmeyeceğine karar veriyorlar ve arkadaşlarının temizlik dükkanını devralıyorlar. Gi Hoon'un, herkes işe giderken uyanıp işe gittiği için bile mutlu olması, çok içimi acıtmıştı. 
Bu birbirine taban tabana zıt kardeşlerin her anını izlemek çok keyifliydi. Sang Hoon duygusal, neşeli ve yumuşak kalpliyken Gi Hoon daha huysuz, asabi ve çabuk parlayan bir karaktere sahipti. Aldatma olayını öğrendiklerindeki tepkileri ikisinin de karakterini gösteriyordu aslında. Gi Hoon hemen bağırıp çağırıp adamın kim olduğunu sormuştu. Dong Hoon'a kızmış, Yoon Hee'ye sinirlenmişti. Sang Hoon ise, ikisinin de sıkıntı çektiğini düşünüp Yoon Hee'yi neşelendirmeye çalışmıştı. Tabi ben Gi Hoon'un haklı olduğunu düşünüyorum :P Gi Hoon'un Yoo Ra'yla mutluluğu bulamamasına da üzüldüm.
Yaa bir de Dong Hoon'un, Sang Hoon'u ezen adamın iş yerine gidip ders verdiği yer de çok güzel değil miydi? Tam onun tarzıydı gerçekten. 


Dizinin yan karakterleri de en az ana karakterleri kadar başarılıydı. Dizinin son anına kadar yakınlık derecesini belirtmeseler de akraba değil de çok yakın arkadaş olduklarını anladığımız Jeong Hee mesela. Dünyalar tatlısı, neşeli ve cana yakındı. Barına da kendisine de aşık oldum. Hele o kıvır kıvır saçlarına ayrı aşığım. Onun da Yoon Sang Won ile çok üzücü bir hikayesi vardı. Her ağlayışında içimi parçaladı. Adam gitmiş keşiş olmuş ya, var mı ötesi? Nasıl bırakılır Jeong Hee gibi bir insan?

Crash Landing On You'da agu bugu sevdiğimiz Man Bok ise burada tam bir şerefsiz karaktersiz haysiyetsiz olmuş ki, sormayın gitsin, göresi gözüm yok kendisini.

Lee Kwang Il, Ji An'ın babasını öldürdüğü tefeciydi. Babasını öldürene kadar Ji An'a hep nazik ve iyi davranmış ancak babasını öldürdükten sonra Ji An'a hep eziyet etmiş bir insan. Nefretini kusmuş. Ji An'ı dövdüğü tüm anlarda kendisinden nefret ettim ama şunu da düşündüm, bu da kayıp çocuklardan birisi. Bu da, iyi olması için hiç fırsat verilmemiş bir çocuk aslında. USB'leri göndermesi, gerçekten beni çok mutlu eden bir hareketti, kaç yıllık hayatında bir şeyi de doğru yaptı. 

Park Dong Hoon'un ekibini de çok sevdim. Çok sadıklardı, dürüstlerdi ve Dong Hoon'a bağlılardı. Her şey ortaya çıkınca Ji An hakkında iyi şeyler söylemeye başlamaları ve onu sürekli yemeğe falan çağırdıkları kısımlar çok şirindi. Adamlar topluca işi bırakıp Dong Hoon'un şirketine geçti, Sadakatsiz Volkan, gel de sadakat gör :P

Dizinin Hugye Sabah Futbolu ekibi, yani Jeong Hee'nin Yeri daimi müdavimleri de çok şirindi. Bir avuç orta yaşlı adam, bu kadar mı eğlendirirler insanı. Çok kafa dengilerdi. Dizideki her karakter, sanki benim hayatımda varmış gibiydi. O yüzden çok keyif aldım sanırım. Evet daha çok dram yönü ağır basan bir gerçek hayat hikayesiydi ama gerçekçiydi. Olabildiğince gerçekleri anlatmışlar, toplumun eksik yönlerini anlatmışlar.



Dizinin izlemekten en keyif aldığım anları, hep birlikte Jeong Hee'nin yerinde toplandıkları o anlardı. O anlardaki konuşmalarından, hal ve tavırlarından o kadar hoşlandım ki. Hepsinin böylesine doğal olabildikleri tek yer burasıydı. Ve Ji An'ın dinleyerek tüm bu anların içinde olması da değişik bir detaydı. 

Dizinin en sevdiğim kısmı sınırsız kötülük ve sınırsız iyilik kavramının olmaması. Herkes, aynı gerçek hayatta olduğu gibi iyi ve kötü yanlar taşıyan insanlar. Bu çok gerçekçiydi. Kwang Il bile mesela, kötü bir karakter, ama son bölümde doğru bir davranıştı bulunabiliyordu. 

Çekim teknikleri, sahne geçişleri ve tabi ki de ses efektleri muhteşemdi! Dong Hoon'un adım seslerini duyuyorum hala. Hele o Ji An'ın uygulamayı sildiği anda, trenin ve ayak seslerinin birden kesilmesi ve gözünden bir damla yaş akması. Çok güzeldi be. Bir diğer unutamadığım sahne de Gwang Il, Dong Hoon'a "O benim babamı öldürdü." dediğinde bunu duyan Ji An'ın koşmayı bırakması, omuzlarının düşmesi ve o anda Dong Hoon'un, "Ben olsam ben de öldürürdüm." demesi üzerine ağlamaya başlaması. Off, tüyler diken. Daha aklıma gelmeyen bir sürü içe dokunan, vurucu sahne vardı. Son bölümde kendini oyalamaya çalıştığı halde birdenbire ağlamaya başlayan Dong Hoon'un o sahnesi mesela.

Ji An'ın Dong Hoon'un telefonunu dinleyerek onu tanıması, kah onunla gülmesi, kah ağlaması da epey etkileyiciydi bana kalırsa...

Ji An'ın sonunda aileye benzeyen insanlara sahip olduğu cenaze sahnesi de çok değerliydi. Sang Hoon'un yaptıkları, gelenler, çelenkler falan çok değerliydi. Sahnenin sonunda Ji An'ın da herkesle otobüse koşması güzelce planlanmış bir ayrıntıydı. Ji An'ın büyükannesine sarılıp, "Benim büyükannem olduğun için teşekkür ederim, tekrar karşılaşalım." diye ağladığı sahne de beni yıktı geçti.

Park Dong Hoon başta olmak üzere, tüm karakterlerin çok derinlemesine yazılmış oluşu, onları çok iyi tanıyacak hale gelmemiz de çok sevdiğim detaylardandı. Artık tüm karakterleri tanıyor gibiyim, hatta o kadar gerçekçiler ki sanki bir sokakta, Dong Hoon ve kardeşlerini sokakta yürürken görecek gibiyim. 

Ji An ve Dong Hoon'un arasındaki romantikten öte insanın içini yakan ilişki ve bağ da güzel yansıtılmıştı. Ne aşk, ne hoşlantı diyebilirim. Yalnızca derin, buruk ama sağlam bir bağ. Başka hiçbir şeye benzemeyen bir sevgi bağı.

Karakterlerin hiçbir yaptıklarının tek bir doğru cevabı yok, herkes bir yerde haklı. Bunu da siz buluyorsunuz, hikayeyi bir yerde siz bağlıyorsunuz. Mesela sonunu düşünelim. Busan'da çalışmaya giden Ji An, kendi işini kuran Dong Hoon. Tam da önceden konuştukları gibi birbirleriyle karşılaşıp selamlaşacak seviyedelerdi. Eğer ikisinin birlikte olup olmaması ya da görüşüyor olup olmamaları bakımından bakılırsa bu bir mutlu son değil. Ama iyileşmişler, birbirlerine iyi gelmişler ve kendi yollarına gidip bambaşka hayatlar inşa etmişler. Ve mutlular. Bu yönden bakarsanız da mutlu son. Son sahnedeki karşılaşmaları ve el ele sıkışmaları da çok değerliydi. Ve final beni çok mutlu etti. Herkesin istediği yola gitmesi ve Ji An'ın kendine güzel bir yol çizmesi, Dong Hoon'un onu öyle görünce gururlanması falan... Off çok güzeldi işte. Tatlı bir tebessüm bıraktı.

Dizinin tek hoşlanmadığım şeyi şirketteki entrikalardı. Allahın bir mühendislik şirketinde neyin taht kavgası bu çok pardon da? Bunlar beni sıktı, zaten böyle çok entrikalı işler beni gerer, ilk bölümlerde de epey zorlanmıştım o yüzden. Ama iyi ki devam etmişim. İyi ki her saniyesini izlemişim. 



Muhteşem OST listesi... Buraya yalnızca favorilerimi ekleyeceğim. Ama siz hepsini dinleyin. İnanılmaz güzel parçalar ve tüm sahnelere uygun parçalar seçilmişti. Müzik ve ses yönetmenini öpmek istiyorum alnından.
Vincent Blue-Rainbow: Dizinin, diziye en yakışan parçası. Hala duyunca tüylerim diken diken oluyor. Açık ara farkla en başarılı parça
Lee Hee Moon-The Man: Bu da Park Brothers'ın güzeller güzeli parçası. Dinleyin dinlettirin. 
Je Hwi-Dear Moon: Bu da muhteşem bir parça!
Koo Woo Rim-A Million Roses: Bu şarkıyı dinlerken aklıma hem Sang Won ve Jeong Hee gelecek, hep onların sahnelerinde çaldı.
Fav parçalarım bunlardı.

Ve son olarak Park Brothers'ın Hong Kong filmlerine benzer fotoğraf çektirmeleri beni çok mutlu etti, bunu da gördüm ya, bunun mutluluğu bize yeter ahahahah

Alfalarıma bak be!

"Kazanmak ya da kaybetmek diye bir şey yoktur. Herkesin kendi hayatı vardır."
















"Tüm seslerini seviyordum Ajussi. Tüm sözlerini... Ve düşüncelerini... Ve ayak seslerini... Hepsini seviyordum. Bir insanın nasıl olması gerektiğini ilk kez görmüş gibiydim."

"Beni kurtarmak için bu mahalleye gelmiş olmalısın. Ölümün eşiğindeydim, ama sen beni kurtardın."






"Bir kişiyi tanıdığında, gerçekten tanıdığında, ne yaptığının önemi kalmaz. Ve ben, seni tanıyorum."


1 Şubat 2021 Pazartesi

Film Yorumu: Tune in for Love

Merhabalar blog ahalisi! Uzun süredir burada film yorumu yapmıyordum ama, bu filmi gerçekten burada paylaşmak istedim. When The Weather Is Fine'ı bitirdikten sonra, slice of liiiife diye ağlaya ağlaya kendimi dağa taşa vurdum, öyle hayatın içinden, sıcak hikayeler arıyordum. Valla bir yerden sonra entrika, heyecan, o bu sarmıyor arkadaşlar. (80 yaşına gelmiş gibi konuşmam peki??)

Tune in for Love da bu yönden beni tatmin edecek bir konuya sahip gibiydi. Yorumları dikkate alsam izlemezdim çünkü bir çok yerde boş zaman varsa izlenecek bir film olarak bahsedilmiş. Ancak böyle sakin hikayelerin hastası olan ben hiç öyle düşünmedim. Gerçekten çok şirindi. Film bitti, dudağımda asılı kalan o tebessüm hala silinmedi :")


Tune in for Love / Yoo Yeol's Music Album

2019 yapımı bir film olan Tune in for Love, tam olarak 2 saat 2 dakika sürüyor. 
Başrollerini Jung Hae In ve Kim Go Eun paylaşıyor.

Mi Soo (Kim Go Eun) ailesinden kalan fırını işleten bir üniversite öğrencisi. Fırını birlikte işlettikleri bir akrabası/yakın birisi var, Eun Ja. Tam olarak akraba değiller sanırım, çok değinilmedi filmde. 
1994 yılında, Mi Soo fırını açmak için hazırlanırken, daha açılmadan önce sert görünüşlü birisi içeri girip soya fasulyeli bir şeyler ister. Mi Soo kalmadığını ve marketten alması gerektiğini söyler. Eleman arandığı ilanını gören Hyeon Woo (Jung Hae In) pastanede işe başlar. Bu şekilde tanışırlar. İyi anlaşırlar, ancak yıllar onları hep farklı yerlere sürüklemektedir. 

Açıkçası ne Jung Hae In'i, ne de Kim Go Eun'ı henüz bir projede izleme şansım olmadı. Aslında Jung Hae In'i gerçekten çok seviyorum, eğlence şovlarında falan çok şirin. Skandaldan başka her şeye benzeyen ve yanlış anlamadan kaynaklanan şu merkez olayının gölgesi kalksa keşke üstünden.
Kim Go Eun'a ise Cheese In The Trap'ten beri epey ön yargılıydım. Yani gerçekten izlemek istediğim yapımları var, ama bir türlü sıra gelmedi. Bu benim için hoş bir başlangıç oldu. Oyunculuğunu sevdim. 
Film tamı tamına 2 saat. Ama nasıl geçtiğini anlamadım, hiç sıkılmadım, dakikalar aktı gitti sanki.


Bu tip hikayeleri seviyorsanız, bir şans vermenizi ve en azından ilk yarım saatini izlemenizi tavsiye ediyorum. Zaten bence film ilk andan itibaren kendi dünyasına alıyor. 94 yılında, Mi Soo'nun Pastanesinin bir köşesinde oturuyorsunuz.

Henüz izlememiş olanlar için, Netflix'in fragmanını şöyle bırakayım.





Spoiler içerebilen ve muhtemelen içerecek olan alan!

1994'te, sonra 1997'de, 2000'de ve 2005'te tekrar karşılaştılar. Bunların içinde en sevdiğim, 94 yılında pastanede geçirdikleri o kısa zaman dilimi oldu sanırım. Bir şeyler gerçekten çok güzeldi.
Daha sonraki tesadüfi karşılaşmaları çok da gerçekçi olmasa bile, hepimizin içini titreten şeylerdi şimdi, itiraf edelim, biz bizeyiz.
Tüm bu yıllar içinde ikisinin de hayatlarının yavaş yavaş şekillenmesi, farklı yollar çizmeleri, bazı kötü ve iyi günler yaşamaları da izlemekten hoşlandığım şeylerdendi. İlişkileri gerçekten çok doğal bir şekilde ve izlemekten zevk aldığım bir biçimde şekillendi. Doğaldı. Mi Soo'nun, Hyeon Woo askere giderken ona bir mail hesabı açması ancak şifreyi vermeyi unutması, radyo programından dahi şifreyi söylemesi gerçekten şirindi. Neyse ki Hyeon Woo zeki birisi, buldu şifreyi. 

Yoo Yeol'un Müzik Albümü programının tam 94 yılında tanıştıkları günde başlaması, filmin içeriğinde de bu radyonun devamlılığını ve gelişimini izlememiz ve sonda Hyeon Woo'nun görüntülü yayınlanacak olan ilk programın kameramanı olması gözümüzden bir damla yaşı akıttı :") Bu radyo programının ikisi için çok özel olması başka güzel bir ayrıntıydı. Yine bu radyo programı sayesinde kavuştular <3

Oyunculuklar hakkında konuşmak istemiyorum çünkü bence ikisi de kendini kanıtlayan oyuncular. Beni gerçekten duygulandıran sahnelerden birisi de Hyeon Woo'nun arabanın arkasından sokaklarca koşması, en sonunda Mi Soo'nun inip. "Lütfen koşma. Yaralanacaksın." diyerek ağlaması oldu. Orada bir şüphe düştü içime yalan yok, kötü sonlu biter mi ya falan diye bir korktum, ama korkularım gerçekleşmedi çok şükür. 



Filmin tüm müzikleri çok güzeldi gerçekten. Sahne içi tüm şarkılar döneme uygun seçilmişti. Soundtrack listesinde çok eski parçalar bulunuyor. Ama son sahnede çalan Coldplay'den Fix You ortalığı tam anlamıyla yıktı geçti. Ağlayan da kim, benmişim...

Jung Hae In'in Hyeon Woo karakterini de gerçekten çok sevdim. Sanırım böyle içe dönük, sakin ve çekingen karakterleri daha bir seviyorum. Hep aynı karakterlerden sıkıldık mı ne? Kim Go Eun'ın karakteri Mi Soo da yine benzer ama biraz daha canlı ve neşeli bir karakterdi ve bence aralarındaki uyum gerçekten iyiydi. İkisinin karakterinin de mantıklı olmasını sevdim.

Filmin kırılma noktasını oluşturan ve bence bilinçli olarak kesik kesik anlatılan, Hyeon Woo'nun yapmadığı bir şey için hapiste yatmış olması çok üzücüydü. Bir insanın hayatının böyle kırılma ve dönüm noktalarıyla geri dönülmez biçimde yaralanması beni hep çok üzmüştür. Ancak sonrasında kendi yolunu çizebilmesi mutluluk vericiydi. 
Mi Soo'nun bunu bilmediği için kızması ve kırılması, Hyeon Woo'nun ise, bu dünyada bunu bilmeyen tek kişinin Mi Soo olmasını umması gerçekten duygulandığım anlardandı. İkisi de haklıydı, ne diyebilirim ki. Ama muhtemelen ben de Mi Soo gibi düşünür ne olursa olsun, bana söylemesini isterdim. 

Hem Mi Soo'nun hem de Hyeon Woo'nun en sonunda kendi istedikleri şeyi yapıyor olmaları, hayatlarında amaçladıkları şeylere ulaşmış olmaları da beni mutlu etti. Gerçekten ikisi için çok sevindim. 

Son kısımda Mi Soo'nun radyo binasına kadar koşması, camdan birbirlerini görüp gülümsemeleri, Hyeon Woo'nun fotoğraf çekmesi, sıcacık bir finali oluşturdu. Bu yüzden bu bitişi gerçekten sevdim. Bu hikayeye şahit olmak, yıllar içindeki tüm değişimlerini, yalpalamasını, hızlanmasını ve zaman zaman yavaşlamasını görmek gerçekten beni mutlu etti. İzlediğime gerçekten memnunum.



İzleyenlerin yorumlarını bekliyorum, güzel bir hafta olsun!